Hz. Muhammed (s.a.s.)
Mekke'de doğdu. 40 yaşında Peygamber oldu. 23 yıllık Peygamberlik hayâtının 13
yılı Mekke'de, 10 yılı da Medine'de geçti. Medine'de 63 yaşında vefât etti. Bu
sebeple:
Hz. Muhammed (s.a.s.) 'in hayâtı (571-632):
a) Peygamberliğinden Önceki Hayâtı (571-610),
b) Peygamberlik Devri (610-632) olmak üzere iki kısma ayrılır.
Peygamberlik devri de:
a) Mekke devri (510-622)
b) Medine devri (622-632)
olarak iki döneme ayrılır.
Bu sebeple Siyer ve İslâm Târihi ile ilgili kitaplarda, Rasûlullah (s.a.s.)'in
hayâtı, "Peygamberlikten (Bi'setten) öncesi" ve "Peygamberlik devri" diye iki
devreye ayrılarak incelenmiştir. Peygamberlikten önceki hayatını da:
1- Çocukluk devresi (8 yaşına kadar olan süre),
2- Gençlik çağı (8-25 yaşına kadar olan devre),
3- Evlilik dönemi (25-40 yaşı arasındaki devre) olmak üzere genellikle üç
bölüme ayırmışlardır.
Peygamber olduktan sonra, "Mekke Devri"nde geçen olayları incelerken,
târihbaşı olarak, Peygamberliğin (Nübüvvetin) l. 2. veya 5 inci yılı gibi,
Nübüvvetin başlangıcını; "Medine devri" olaylarında ise,-Hicretin, 1., 2. veya
3 üncü yılı şeklinde Rasûl–i Ekrem (s.a.s.)'in Hicret olayını esâs
almışlardır.
Bu kitapta da aynı usûle uyulacaktır.
İSLÂMİYETTEN ÖNCE ARABİSTAN
1— ARABLARIN DURUMU
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde, Mekke
şehrinde doğdu. O'nun hayâtını ve insanlık târihinde yaptığı büyük inkılâbı
kavrayabilmek için, yaşadığı asırda Arabistan'ın genel durumunun ve Arapların
yaşayışlarının, ana hatları ile de olsa, bilinmesinde fayda vardır.
İslâmiyet'ten önce Araplar, henüz millet hâline gelemedikleri için; kabîleler
hâlinde yaşıyorlardı. Her kabîle, diğerlerinden ayrı bir devlet gibiydi.
Kabîle başkanına "Şeyh" deniyordu. Hicaz ve Yemen bölgelerinde bazı şehirler
kurulmuşsa da, genellikle çöllerde çadır ve göçebe hayâtı geçiriyorlardı.
Hicaz bölgesinde üç önemli şehir, Mekke, Yesrib (Medine) ve Tâif'ti. Mekke'de
Kureyş Kabîlesi, Tâifte Sakîf Kabîlesi, Yesrib (Medine) de Evs ve Hazreç adlı
Arap kabîleleri ile Kaynukaoğulları, Nadîroğulları ve Kurayzaoğulları olmak
üzere üç yahûdi kabîlesi bulunuyordu. Diğer kabîleler genellikle göçebe
idiler.
Kabîleler arasında kan davası ve sınır anlaşmazlıkları gibi sebepler yüzünden
savaş eksik olmazdı. Yalnızca yılın dört ayında (Muharrem, Recep, Zilka'de ve
Zilhicce aylarında) harbetmezlerdi. Bu aylara "eşhür-i hurum"(1) (savaşılması,
kan dökülmesi haram olan hürmetli aylar) denir. Bu esnâda, bütün kabîleler
güvenlik içinde seyâhat edebildikleri için, genellikle büyük panayırlar bu
aylarda kurulurdu. Mekke'nin hâkimi, Kâbe ve civârındaki putların koruyucusu
oldukları için Kureyş kabîlesi, diğer bütün kabîlelerden saygı görürdü. Bu
sebeple Kureyşliler, senenin her mevsiminde diledikleri yere seyâhat
edebiliyorlardı.(2)
Hicaz bölgesindeki panayırların en önemlileri, Mekke civârında kurulmakta olan
Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarıydı. Bu panayırlara ülkenin dört bir
yanından akın akın gelenler arasında satıcılar, iffetsiz kadınlar, şâirler,
hatipler, kâhinler ve çeşitli dinlere mensup kimseler de bulunuyordu. Tâif'le
Nahle arasında kurulmakta olan Ukaz panayırında, şiir yarışmaları yapılır;
beğenilip derece alan şiirler, Kâbe'nin duvarlarına asılırdı. Bu şekilde Kâbe
duvarında asılmış olan yedi ünlü kasideye "el-Muallekatü's-seb'a" (Yedi Askı)
denilmiştir.
Müslümanlıktan önce, Arapların çoğunluğu putperestti. Yapmış oldukları bir
takım heykellere ilâh diye tapıyorlardı. En önemli putlar, Hubel, Lât, Menât,
Uzzâ, Vedd, Suva', Yeğûs, Yeûk ve Nesr adlarını taşıyanlardı. Mekke'de Kâbe ve
civârına 360 kadar put yerleştirilmişti. Her kâbîlenin ayrı bir putu, her
putun özel bir ziyâret günü vardı. Böylece yılın her gününde putlarını
ziyârete gelenlerle dolup taşan Mekke, bir ticâret merkezi olduğu kadar,
putperestliğin de merkezi hâline gelmiş bulunuyordu.
Arabistan'da putperestlerden başka, Mûsevî, Hıristiyan, Mecusî (ateşe tapan)
ve Sâbiî dinlerine mensup kimseler de vardı. Bunlardan başka, çok az sayıda,
Hz. İbrahim'in tebliğinden o devre ulaşan dinî esasları benimsemiş tek Tanrı
inancında olan "Hanîf"ler vardı. Nevfel oğlu Varaka, Cahş oğlu Abdullah,
Huveyris oğlu Osman ve Sâide oğlu Kuss bunlardandı.
İslâmiyetten önce Arap Yarımadasının kuzeyinde (Sûriye'de) "Nebtî", güneyinde
(Yemen'de) "Himyerî", Irak'ta ise "Süryânî" yazıları kullanılıyordu. Hicaz
Arapları Sûriye ve Irak'a ticâret için yaptıkları seyâhatlarda Arapça'yı Nebtî
ve Süryânî yazıları ile yazmayı öğrendiler. Daha sonraki asırlarda, Nebtî
yazısından "Nesih"; Süryânî yazısından da "Kûfî" denilen yazı sitilleri
doğmuştur. Ancak, Araplar arasında okuyup yazma bilenlerin sayısı son derece
azdı. Cömertlik, konukseverlik, sözde durma, düşmanları bile olsa kendilerine
sığınanları himâye, cesâret.. gibi bazı iyi hasletleri yanında, soygunculuk,
faizcilik, zenginleri üstün, fakirleri hor görme, içki ve kumar düşkünlüğü,
kabilecilik gayreti ile kan dökme gibi son derece çirkin âdetleri de vardı.
Hele köle ve kadınlara insan değeri vermezlerdi. Kadınlar, ölen kocasından,
babasından ve diğer yakınlarından mirâs alamadıkları gibi, kendileri mirâs
malları arasında, mirâscılara kalırdı. Erkekler istedikleri kadar kadınla
evlenebilirlerdi. Fuhuş âdeta meslek hâline gelmişti. Bu yüzden bazı kimseler
kız çocuklarını diri diri kumlara gömecek derecede vahşet göstermişlerdi.(3)
İslâmiyetin doğuşu sırasında yalnız Araplar ve Arabistan değil, bütün dünya,
zulüm, sefâhet ve cehâletin karanlığı içindeydi. Maddî ve rûhî sıkıntılar
içinde bunalmış olan insanlık, bir mürşit, bir kurtarıcı beklemekteydi.
Kur'ân-ı Kerîm "Câhiliyet Devri" denilen bu karanlık dönemi, "İnsanların kendi
elleriyle işledikleri kötülükler yüzünden, fesat (her tarafı kapladı) karada
ve denizde yayıldı."(4) ifâdesiyle en vecîz bir şekilde anlatmaktadır.
--------------------------------------------------------------------------------
(1) "Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah' a göre ayların
sayısı onikidir. Bunlardan dördü hürmetli aylardır. (et-Tevbe Sûresi,36)
(2) "Kureyş kabîlesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması
sağlanmıştır. Öyleyse, kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven
veren şu Beyt'in (Kâbe'nin ) Rabbine kulluk etsinler." (Kureyş Sûresi, 1-4)
(3) Bkz. Sünenü'd-Dârimî, 1/3, Beyrut, ts.
"Aralarında birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman, içi gamla dolarak yüzü
simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye
çalışır. Şimdi onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü
hüküm veriyorlar." (en-Nahl Sûresi, 58-59. Ayrıca bkz. ez-Zuhruf Sûresi, 17;
et-Tekvîr Sûresi,8-9)
(4) Bkz. er-Rum Sûresi, 41
--------------------------------------------------------------------------------
2—MEKKE VE KÂBE
Yeryüzünde Allah'a ibâdet için yapılan ilk binâ, bütün namazlarda kıblegâh
olarak yönelmekte olduğumuz Kâbe'dir.(5) Allah'ın emriyle Hz. İbrâhim ve oğlu
Hz. İsmâil tarafından(6) Milattan 2000 yıl kadar önce Mekke'de yapılmıştır.(7)
Tavâfa başlama yerinin işâreti olmak üzere, Kâbe'nin güney-doğu köşesi (Rükn-i
Hacer-i Esved) nde bulunan "Hacer-i Esved" denilen siyah taşı Hz. İbrâhim, Ebu
Kubeys dağından getirerek hâlen bulunduğu köşeye koymuştur. İnşaatın
tamamlanmasından sonra Hz. İbrâhim ilk tavâfı oğlu Hz. İsmâil'le beraber
yapmış, bütün insanları hacca, Kâbe'yi ziyârete dâvet etmiştir.(8)
Mekke şehri, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in büyük dedelerinden Kusayy tarafından,
Kâbe'nin inşâsından çok sonra kurulmuştur. Allah'a ibadet için yapılmış olan
Kâbe, zamanla "Tevhid İnancı"nın unutulmasıyla, putlarla doldurulmuş; Mekke
puperestliğin merkezi hâline gelmiştir.
a) Mekke ve Kâbe ile
İlgili Özel Vazifeler
Mekke şehrini kuran Kusayy, şehrin idâresi, Kâbe'nin bakımı ve Kâbe'yi
ziyârete gelenlere hizmetle ilgili bazı görevler ihdâs etti. Bu hizmetler Hz.
İsmâil'in neslinden olan kimseler tarafından yerine getiriliyordu. Bu hizmet
ve görevlerden bir kısmı şunlardır:
1- Hicâbe: Kâbe'nin perdedarlığı ve anahtarlarını taşıma görevidir.
2- Sikâye: Kâbeyi ziyârete gelenlerin suyunu temin etme ve Zemzem kuyusuna
bakma görevidir.
3- Rifâde: Kâbeyi ziyâret için Mekke'ye gelenleri ağırlama, barındırma ve
muhtaçlara yardımcı olma hizmetidir.
4- Nedve: Kusayy tarafından yapılan "Dâru'n-Nedve" adlı istişâre meclisi
binâsında yapılan toplantılara başkanlık etme görevidir. Savaş, sulh ve
memleketin diğer bütün önemli işlerinin kararı, burada yapılan toplantılarda
verilirdi. Kırk yaşından küçük olanlar, bu meclise alınmazlardı.
5- Livâ: Savaş zamanında ve askerin toplanmasında sancağı taşıma görevidir.
6- Kıyâde: Savaşta askere komuta etme görevidir.
7- Sefâre: Aynı toplum içindeki fertler veya kabîleler arasında meydana gelen
çekişmelerde hakem olarak arabulma hizmetidir.
8- Hazine-i emvâl: Savaş için hazırlanan silâh, mal ve âletleri muhâfaza etme
görevidir.
9- Ezlâm: Oklar ile fal bakma işidir.
Kâbe'nin üzerine konulmuş olan Hubel adlı putun yanında üç fal oku vardı.
Birinde: "emeranî rabbî" (Rabbım bana emretti); diğerinde "nehânî rabbî" (Rabbım
bana yasak kıldı), yazılıydı. Üçünçüsü ise boştu.
Yapacağı iş konusunda karar veremeyen kişi, ezlâm işiyle görevli kimse
aracılığı ile bu oklardan birini çekerdi. Birinci ok çıkarsa, tasarladığı işi
yapar, ikincisi çıkarsa o işten vazgeçerdi. Üçüncüsü çıkarsa, o işi bir yıl
erteler, ertesi sene falı yenilerdi.
10- Nezâre: Bir yerden başka bir yere nakledilecek eşyayı kontrol ve muâyene
ettikten sonra "taşıma ruhsatı" verme görevidir.
Araplar arasında her biri büyük bir şeref sayılan bu hizmet ve görevlerin
hepsi Kusayy'ın elinde toplanmışken daha sonra Kureyş arasında dağılmıştır.
b) Zemzem Suyu
Hz. İbrâhim, Milâttan yaklaşık 2000 yıl kadar önce, Irak'ta Sümer
şehirlerinden "Ur" sitesinde dünyaya geldi. Peygamber olduktan sonra, halkı
tek Allah'a imâna dâvet ettiği için, Bâbil Hükümdârı Nemrut tarafından ateşe
atıldı. Fakat Allah'ın emri ile ateş onu yakmadı.(9) Kendisine imân eden
İbrâni'lerle Filistin'e göçtü. Birara Mısır'a gitti, orada da kendisine imân
eden kimse bulamadığı için, tekrar Filistin'e döndü.
Hz. İbrâhim, karısı Hâcer ile henüz annesini emmekte olan oğlu Hz. İsmâil'i
Allah'ın emri ile Filistin'den alıp, Mekke'ye, Kâbe'nin bulunduğu yere
götürdü. Onlara bir dağarcık hurma ve bir kırba su bırakarak yanlarından
ayrılıp Filistin'e döndü. O esnâda, henüz Kâbe yapılmamış, Mekke şehri
kurulmamıştı. Etrâfta ne insan, ne su, ne de hayat işâreti vardı.
Hz. İbrâhim, eşi ve çocuğundan ayrılıp onları göremeyecek kadar uzaklaştıktan
sonra, Kâbe'nin bulunduğu yere yönelerek:
"Rabbımız, zürriyetimden bir kısmını senin kutsal evinin yanında, ekin bitmez
(çorak), bir vâdi içinde yerleştirdim. Rabbımız, (beyt'inde) namaz kılmaları
için, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için
onları meyvelerle rızıklandır..."(10) diye duâ etti ve uzaklaşıp gitti.
Yanlarındaki hurma ve su bittikten sonra, Hâcer çocuğunu olduğu yerde bırakıp,
bir can yoldaşı görebilmek ve birkaç yudum su bulabilmek ümidiyle Safâ ile
Merve tepeleri arasında gidip geldiği esnâda bir melek, ökçesiyle Zemzem
suyunu ortaya çıkarmıştı. Hâcer bu sudan kana kana içti, çocuğunu emzirdi ve
Allah'a hamdetti.
c) Mekke Şehrinin
Kurulması
Hz. İsmâil, daha sonra bu bölgeye yerleşen "Cürhümîler" den bir kızla evlendi.
Kendisi İbrânî, Cürhümîler Yemenli Âribe (halis) Arablarındandı. Bu sebeple
İsmâiloğullarına "müsta'rabe (arablaşmış) arabları" denilir.
Yemen'de "Seylü'l-arim"(11) denilen sel felâketinden sonra bu bölgeye gelen
Huzâa Kabîlesi, İsmâiloğullarının da yardımı ile, Cürhümîleri Mekke'den sürüp
çıkardılar. Cürhümîler, Kâbe'ye hediye edilmiş olan altın geyik heykelleri ile
diğer kıymetli eşyayı Zemzem kuyusuna atıp, üzerini toprakla doldurduktan
sonra, kuyuyu belirsiz hâle getirerek Mekke'den kaçtılar. Bu yüzden Zemzem
kuyusu uzun müddet kapalı kaldı.
Mekke bölgesinin hâkimiyeti ve Kâbe muhafızlığı üç asır kadar Huzâalılarda
kaldıktan sonra Kilâb (Hâkim)' in oğlu Kusayy, milâdî 5 inci asırda Kâbe
muhafızlığını ele geçirdi. Kureyş'in başına geçerek, Huzâalıları bu bölgeden
çıkardı. Kâbe'nin etrâfında bugünkü Mekke şehrini kurdu. Ölümünden sonra
kabîle başkanlığı ve Kâbe muhâfızlığı oğlu Abdimenâfa, ondan da oğlu Hâşim'e
kaldı. Haşim ticâret için gittiği Şam seferinde Gazze'de ölünce, rifâde
(ziyâretçileri ağırlama ve barındırma) ve sikaye (ziyâretçilere su temin etme)
vazifelerini küçük kardeşi Muttalib üzerine aldı.
d) Şeybe'nin adı
Abdülmuttalib kaldı
Hâşim, Medine'de Hazrec kabîlesinin Neccâr oğulları kolundan Amr kızı Selmâ
ile evlenmiş, "Şeybe" adında bir oğlu olmuştu. Selmâ Medine'den
ayrılmadığından, Şeybe de Medine'de dayılarının yanında büyümüştü. Hâşim'in
vefâtından sonra, amcası Muttalib O'nu Mekke'ye getirdi. Mekkeliler Muttalibin
yanında tanımadıkları bir çocuk görünce, Şeybeyi Muttalib'in kölesi sanarak,
Ona "Abdülmuttalib" dediler. Bu yüzden Şeybe, Abdülmuttalib adıyla anıldı.
e) İki Kurbanlığın Oğlu
Abdülmuttalib, 10 oğlu olduğu takdirde, bunlardan birini Allah için kurban
etmeyi adamıştı.(12) Bu eski âdet, bize Hz. İbrâhim'in gördüğü bir rüyâ
üzerine oğlu Hz.İsmâil'i kurban etmek istemesini(13) hatırlatmaktadır.
Abdülmuttalib, çeşitli zevcelerinden 10 oğlu olunca aralarında kur'a çekerek
adağını yerine getirmek istedi. Kur'a sonucuna göre, ileride Rasûlullah
(s.a.s.)'in babası olacak olan Abdullah'ın kurban edilmesi gerekiyordu. Bir
arrafe (kadın kâhin)nin tavsiyesine uyularak, belirli sayıda deve ile Abdullah
arasında kur'a çekildi. Kur'a Abdullah'a düştükçe, develerin sayısı onar onar
arttırılarak, yeniden çekildi. 10 deve ile başlayan kur'a çekimi, develerin
sayısı 100 olunca nihâyet develere isâbet etti.(14) Böylece Abdullah'ın yerine
100 deve kurban edildi. Bu olaya ve neslinden geldiği Hz. İsmail'in kurban
edilmesi teşebbüsüne işâretle Rasûlulllah (s.a.s.) Efendimizin:
"Ben iki kurbanlığın oğluyum" (15) buyurduğu nakledilmiştir. O zamana kadar 10
deve olan diyet (öldürülen bir kimsenin kan bedeli) de, bu olaydan sonra, 100
deveye yükselmiştir.(16) İslâm Hukuku'nda kan bedelinin 100 deve olması,
zamanla örf hâline gelen bu olaya dayanmaktadır.
f) Zemzem Kuyusunun
Temizlenmesi
Muttalib'in ölümünden sonra, kabîle başkanlığı ile Rifâde ve Sikâye hizmetleri
Abdülmuttalib'e verilmişti. Abdülmuttalib, Zemzem'in yerini bulup yeniden
kazdırdı. Cürhümîlerin Mekke'den kaçarken kuyuya attıkları altın geyik
heykelleri, kılıç ve zırhlar çıkarılarak kuyu temizlendi. Zemzem kuyusunun
idâresi, Abdülmüttaliboğullarında kaldı.
--------------------------------------------------------------------------------
(5) Bkz.Âl–i İmrân
Sûresi, 96
(6) Bkz. el-Bakara Sûresi, 127
(7) Kâbe, Hicretten, yaklaşık 2793 yıl önce yapılmıştır. (Mahmut Esad, Tarih-i
Din-i İslâm,2/7)
(8) Bkz. el-Hacc Sûresi, 27-29
(9) Bkz. el-Enbiyâ Sûresi, 69-70
(10) Bkz. İbrâhim Sûresi, 37
(11) Bkz. es-Sebe' Sûresi,16
(12) İbn Hişâm, 1/160; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, 2/5; İbn Sa'd, et-Tabakat, 1/88
(13) Bkz. Saffât Sûresi, 102-110
(14) İbn Hişâm, 1/160-164; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2 /6-7
(15) el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafa, 1/199 (Hadis No.606), Beyrut 1351
(16) İbn Hişâm, 1/163
--------------------------------------------------------------------------------
3- FİL VAK'ASI (Ebrehe'nin Kâbe'ye Saldırması) (571 M.)
Habeşistan Kırallığı'nın Yemen Vâlisi Ebrehe, Hristiyanlığı Arabistan'da
yaymak ve Arapları Kâbe ziyâretinden vazgeçirmek için, San'a'da muhteşem bir
kilise yaptırmıştı. Fakat, Araplardan bu kiliseye ilgi gösteren olmadı.
Üstelik, Kinâne Kabîlesi'nden bir Arap, bir gece gizlice kilise içine pisledi.
Ebrehe bunu bahâne ederek büyük bir ordu ile Kâbe'yi yıkmak üzere Mekke
üzerine yürüdü. Arapların bu orduya karşı koyabilecek güçleri yoktu.
Mekkeliler şehri boşaltarak etraftaki dağlara çekildiler.
Ebrehe, Mekke yakınlarında karargâhını kurdu. Kureyş Kabîlesinin reisi olan
Abdülmuttalib'e elçi göndererek, kan dökmek üzere değil, sâdece Kâbe'yi yıkmak
için geldiğini bildirdi. Bu esnâda Ebrehe'nin öncü kuvvetleri Mekkelilerin
sürülerini yağmalayıp ordugâha götürmüşlerdi. Bunlar arasında Abdülmuttalib'in
de yüz devesi vardı. Abdülmuttalib, Ebrehe'ye giderek yağmalanan sürülerin
geri verilmesini istedi. Ebrehe:
-"Ben, Kâbe'yi yıkmamam için ricâya geldiğini sanmıştım. Görüyorum ki sen,
develerinin derdindesin, bunu sana yakıştıramadım..." deyince, Abdülmuttalib
büyük bir vakarla:
-" Ben, develerin sâhibiyim, onları istiyorum. Kâbe'nin de sâhibi var. O'nu
sâhibi koruyacaktır" diye cevap vermişti. Bu cevap karşısında Ebrehe,
Abdülmuttalib'in develerini ve Mekkelilerin yağmalanan bütün mallarını geri
verdi.
Kur'an-ı Kerîm'de de açıklandığı üzere, Ebrehe amacına ulaşamadı. Kâbe'yi
yıkmak üzere hücûma geçileceği sırada, Ebrehe'nin her seferinde berâberinde
bulundurduğu Mamut adlı büyük fil ile diğer filler her türlü çabaya rağmen,
diz çöküp oldukları yerde kaldılar; Kâbe cihetine yürümediler. Bu esnâda gök
yüzünde beliren sürü sürü kuşlar, ağızlarında ve pençelerinde taşıdıkları
küçük taşları Kâbe'ye hücûma hazırlanan askerlerin üzerine bıraktılar.
Ebrehe'nin büyük ordusu bir anda perişan oldu.(17) Büyük bir kısmı orada telef
oldu. Kaçıp kurtulabilen askerlerin bir kısmı ile Ebrehe San'a'ya döndü ise
de, yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak çok geçmeden öldü.
Ordu'nun önünde yürüyen filler sebebiyle, tarihte bu hâdiseye "Fil Vak'ası",
bu olayın meydana geldiği seneye de "Fil Yılı" denilmiştir.
(17) "Kâbe'yi yıkmağa
gelen fil sâhiplerine, Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların kötü
plânlarını (hile ve düzenlerini) boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine sert
taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Sonunda onları yenilmiş ekin yaprağı
gibi yapıverdi". (Fil Sûresi, 1-5)
Rasûlllah (s.a.s.) Efendimiz, Fil Vak'ası'ndan 52 gün kadar sonra dünyaya
geldiği için bu olayı görmemişti. Fakat bu Sûre indiği esnâda bu olay o kadar
iyi biliniyordu ki, hayatta olanlardan, olayı görmemiş olanlar da sanki
görenler kadar olaydan haberdardı. Bu sebeple Hz. Muhammed (s.a.s.) olay
sırasında henüz dünyaya gelmemiş olduğu halde "görmedin mi?" buyrulmaktadır.
Burada görmek , "bilmek ve duymak" anlamında kullanılmıştır.
BİRİNCİ KISIM
HZ.MUHAMMED (S.A.S)'İN PEYGAMBERLİKTEN ÖNCEKİ HAYÂTI
" Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik".
(el-Enbiyâ Sûresi, 107)
l- HZ. MUHAMMED
(S.A.S)'İN ÇOCUKLUK DÖNEMİ
1- DOĞUMU:
Hz. Muhammed (s.a.s.) Milâddan sonra 571 senesi, Fil Yılı'nda, 12 Rebiülevvel
(20 Nisan) pazartesi gecesi sabaha karşı, Mekke'nin doğusunda bulunan "Hâşimoğulları
Mahallesi"nde, babasından kendisine mirâs kalan evde doğdu. Arapların takvim
başı olarak kullandıkları "Fil Vak'ası", Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğumundan
52 gün kadar önce olmuştu.(18)
Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine verdiği ziyâfette çocuğun adını
soranlara:
"Muhammed adını verdim. Dilerim ki, gökte Hakk, yeryüzünde halk, O'nu hayırla
yâdetsinler..." cevâbını verdi. Annesi de "Ahmed" dedi. (Muhammed, üstünlük ve
meziyetleri anılarak çok çok övülüp senâ edilen; Ahmed de Cenab-ı Hakk'ı yüce
sıfatları ile öven, hamdeden kimse demektir.(19) İslâm târihçileri,
Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğduğu gece bir takım olağanüstü olayların meydana
geldiğini naklederler. O gece İran Kisrâsı (Hükümdarı)'nın Medâyin şehrindeki
sarayının 14 sütûnu yıkılmış, mecûsîlerin İran'da Istahrâbat şehrinde bin
yıldan beri yanmakta olan "ateşgede"leri sönmüş, Sâve (Taberiyye) gölü yere
batmış, bin yıldan beri kurumuş olan Semâve deresi'nin suları taşmış,
mecûsîlerin büyük bilgini Mûdibân korkunç bir rüya görmüş, Kâbe'deki putların
yüz üstü devrildikleri görülmüştü. Gerçekten O'nun doğması ile bütün dünyada
hüküm sürmekte olan cehâlet ve küfür ateşi sönmüş, putperestlik yıkılmış,
zulmün baskısı son bulmuştur.
2- SOYU (NESEBİ)
Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.s.)'in babası, Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah;
annesi ise Vehb'in kızı Âmine'dir. Babası Abdullah, Kureyş Kabîlesinin
Hâşimoğulları kolundan, annesi Âmine ise Zühreoğulları kolundandır. Her
ikisinin soyu, bir kaç batın yukarıda, "Kilâb"da birleşmektedir. Her ikisi de
Mekke'lidir.
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, Hz.İbrâhim'in büyük oğlu Hz. İsmâil'in
neslindendir. Soyu Adnân'a kadar kesintisiz bellidir.(20) Adnân ile Hz.İsmâil
arasındaki batınların sayısında neseb bilginleri ihtilâf etmişlerdir.(21)
Peygamber (s.a.s.) Efendimizin soyu, çok temiz ve çok şerefli bir neseb
zinciridir. Bir hadisi şerifte Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
"Ben devirden devire, (nesilden nesile, âileden âileye) seçilerek intikal eden
Âdemoğulları soylarının en temizinden naklolundum, sonunda içinde bulunduğum 'Hâşimoğulları'
âilesinden neş'et ettim", buyurmuştur.(22)
Diğer bir hadisi şerifte bu seçilme işi şöyle anlatılmıştır.
"Allah, Hz İbrâhim'in oğullarından Hz. İsmâil'i, İsmâiloğullarından
Kinâneoğullarını, Kinâneoğullarından Kureyşi, Kureyşden Hâşimoğul-larını,
Hâşimoğullarından da beni seçmiştir." (23)
Bir başka hadis-i şerifinde de Rasûl–i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah beni, dâima helâl babaların sulbünden, temiz anaların rahmine
naklederek, sonunda babamla annemden ızhâr etti. Âdem'den, anne-babama
gelinceye kadarki nesebim içinde nikâhsız birleşen olmamıştır". (24)
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in doğumundan iki ay kadar önce babası Abdullah, Suriye
seyâhatinden dönerken Yesrib (Medine)'de hastalanarak 25 yaşında vefât etmiş
ve orada defnedilmişti. Peygamberimiz (s.a.s.)'e, babasından mirâs olarak beş
deve, bir sürü koyun, doğduğu ev ve künyesi Ümmü Eymen olan Habeşli Bereke
adlı bir câriye kalmıştır.(25)
3- HZ. MUHAMMED
(S.A.S.) SÜT ANNE YANINDA
Başlangıçta çocuğu (3 veya 7 gün) annesi Âmine emzirdi.(26) Sütü yetmediği
için, daha sonra amcası Ebû Leheb'in azatlı câriyesi Süveybe tarafından
emzirildi.(27)
Fakat Hz. Muhammed (s.a.s.)'in devamlı süt annesi Hevâzin Kabîlesinin
Sa'doğlulları kolundan Halîme oldu.
Mekke'nin havası ağır olduğu için, Mekkeliler yeni doğan çocuklarını çölden
gelen süt annelere verirlerdi. Çöl ikliminde çocuklar hem daha gürbüz
yetişiyor, hem de bozulmamış (fasih) Arapça öğreniyorlardı. Hz. Muhammed
(s.a.s.)'de bu âdete göre süt annesi Halîme'ye verildi. Halîme, yetim bir
çocuğu emzirmenin kârlı bir iş olmayacağı düşüncesiyle, başlangıçta tereddüt
göstermişse de, daha sonra bu çocuğun evlerine uğur ve bereket getirdiğini
görmüş ve O'nu öz çocuklarından daha çok sevmiştir. Süt kardeşi Şeyma da
bakımında annesine yardımcı olmuştur.(28)
Hz.Muhammed (s.a.s.) süt annesi ve süt kardeşleri ile sonraki yıllarda dâima
ilgilenmiştir. Halîme kendisini ziyârete geldiği zaman onu "anacığım" diyerek
karşılamış, altına elbisesini yayarak, saygı göstermiştir.(29)
Hz. Muhammed (s.a.s.) dört yaşına kadar, süt annesinin yanında çölde kaldı.
Dört yaşında Halîme çocuğu Mekke'ye götürerek annesine teslim etti. İslâm
târihçileri, bu esnada "şakk-ı sadr" (göğüs açma) olayının meydana geldiğini,
çocukta görülen bu gibi olağanüstü hallerin Halîme'yi endişelendirdiğini, bu
yüzden çocuğu annesine teslime mecbûr kaldığını naklederler.(30)
4- MEDİNE ZİYÂRETİ
Hz. Muhammed (s.a.s.) dört yaşından altı yaşına kadar, öz annesi Âmine ile
kaldı, O'nun şefkat ve ihtimâmı ile yetişip büyüdü. Altı yaşında iken,
babasının Medine'de bulunan kabrini ziyâret etmek üzere, annesi ve sadık
hizmetçileri Ümmü Eymen'le beraber Medine'ye gittiler. Medine'deki akrabaları
Neccâroğullarında bir ay kadar misâfir kaldılar. Dönüşte, Medine'nin 23 mil
güneyinde Ebvâ Köyü'nde Âmine hastalandı.(31) Henüz doğmadan babasından yetim
kalmış olan Hz. Muhammed (s.a.s.) altı yaşında iken annesinden de öksüz
kalıyordu. Bu acıyı bütün varlığı ile hisseden anne, oğlunu şefkat dolu
gözlerle süzdü. Bağrına basıp uzun uzun öptü. Masûm yüzüne bakarak
"Her yeni eskiyecek, her fâni yok olup gidecek,
Ben de öleceğim, fakat buna gam yemem,
Namımı ebedi kılacak hayırlı bir halef bırakıyorum..." anlamına bir şiir
söyledi. Bu sözlerden sonra vefât etti.(32)
Annesinin ölümünden sonra çocuğu Ümmü Eymen Mekke'ye götürüp dedesi
Abdülmuttalib'e teslim etti.
Altı yaşından sekiz yaşına kadar, çocuğa dedesi Abdülmuttalib baktı.
Abdülmuttalib seksen yaşını geçmiş bir ihtiyârdı. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz
sekiz yaşında iken dedesi de öldü. Ölürken, on oğlu içinden Hz. Muhammed
(s.a.s.) Efendimizin yetiştirilmesini, öz amcası Ebû Tâlib'e bıraktı.(33/1)
Yıllar sonra, Hicret'in 6'ıncı yılı Hudeybiye Barışı dönüşünde Rasûlullah
(s.a.s.) Efendimiz, annesinin kabrini ziyâret edip, teessürle gözyaşı döktü.
Annemin bana olan şefkatini hatırlayarak ağladım, buyurdu. (33/2)
BİR GECE
Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
Kumdan, ayın ondördü bir Öksüz çıkıverdi!
Lâkin, o ne hüsrândı ki: Hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir, halbuki bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî
Bir kerre, zuhûr ettiği çöl, en sapa yerdi.
Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar.,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zemînin.
Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika derdi.
Derken büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı O Mâsum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere rahmetti, evet, şer–i mübîni,
Şehbâlini, adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, O'nun vergisidir hep;
Medyûn O'na cem'iyyeti, medyûn O'na ferdi.
Medyûndur O mâsûm'a bütün bir beşeriyyet...
Yârab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.
Mehmed Âkif ERSOY
--------------------------------------------------------------------------------
(18) Siyer ve İslâm
Târihi müellifleri, Rasûlüllah (s.a.s.)'in doğumunun Rebiülevvel ayında bir
pazartesi günü sabaha karşı olduğunda genellikle ittifak etmişlerse de, ayın
kaçıncı günü olduğu konusunda birleşememişlerdir.
Rasûlüllah (s.a.s.) 1 Rebiülevvel 11 H./27 Mayıs 632 M. târihine rastlayan
Pazartesi günü öğleden sonra vefât etmiştir. (Bkz. Tecrid Tercemesi,9/298 ve
11/5-6) Sahih hadislerde, Peygamber (s.a.s.) Efendimiz'in 63 yaşında vefât
ettiği belirtilmiştir (Bkz. Tecrid Tercemesi, 9/298, Hadis No. 1442 ve 11/33,
Hadis No.1671)
Rasûlüllah (s.a.s.)'in, Hz. Mâriye'den olan oğlu İbrâhim'in vefât ettiği gün,
güneş tutulmuştu. (Bkz. Buhârî, 2/29-30; Tecrid Tercemesi, 3/428, Hadis No.
547) Mısır'lı Muhammed Felekî Paşa, yaptığı hesaplama ve araştırma sonucu, bu
tutulma olayının, Milâdi 632 yılının 7 Ocak günü saat 8.30'a rastladığını
tesbit etmiştir. Rasûlüllah (s.a.s.)'in vefâtı, 1 Rebiülevvel 11 H/27 Mayıs
632 M. Pazartesi günü olduğuna göre, Muhammed Felekî Paşa bu tarihten 63
kameri yıl geri giderek, Rasûlüllah (s.a.s.)'in doğumunun 9 Rebiülevvel/20
Nisan 571 veya 2 Rebiülevvel/13 Nisan 571 pazartesi olması gerektiği sonucuna
varmıştır. (Bkz. Asr-ı Saadet 1/191).
(19) Peygamberimizin en meşhûr ve Kur'an-ı Kerim'de geçen isimleri; "Muhammed"
ve "Ahmed"dir. Muhammed (s.a.s.) ismi Kur'ân-ı Kerîm'de 4 yerde (Âl-i İmrân
Sûresi 144, Ahzâb Sûresi 40, Muhammed Sûresi 2 ve Fetih Sûresi 19); Ahmed ismi
ise 1 yerde (Saf Sûresi, 6) geçmektedir.
Fetih Sûresinde bu ism–i şerif, ayrıca "Rasûlüllah" olarak vasıflanmıştır. Saf
Sûresinin 6. âyetinde ise:
"Meryem oğlu İsâ: Ey İsrâiloğulları! Doğrusu ben, benden önce indirilen
Tevrât'ı tasdik edici, benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygemberi
de müjdeleyici olarak, Allah'ın size gönderilmiş bir peygemberiyim demişti..."
buyrulmuştur.
Bu ayet-i celilede Hz. İsâ'nın, kendinden sonra "Ahmed" adında bir peygamberin
geleceğini müjdelediği bildirilmektedir.
Bugün elimizde, Hz. İsâ'ya indirilen İncil'in orjinal nüshası bulunmayıp,
ondan çok sonraki târihlerde kaleme alınmış muharref nüshalar bulunduğundan
Hz. İsâ tarafından verilen bu müjdenin aslını bugünkü İncillerde aynen bulmak
mümkün olmamaktadır. Ancak Yunanca'dan Türkçe'ye çevrilen Yuhanna İncili'nin
14. babı'nın 26 âyeti şöyledir:
"Baba'dan size göndereceğim "Tesellici", "Babadan çıkan hakikat Ruhu geldiği
zaman benim için o şehâdet edecektir."
Burada geçen "Tesellici" kelimesi, İncilin Yunancasında "Faraklit" dir.
İncil'in eski Arapça tercemelerinde bu kelime "Hammâd" veya "Hâmid" olarak
terceme edilmiştir. Nitekim bir kısım Hıristiyan bilginleri de bu kelimeyi "Hammâd,
yani çok hamd eden kimse olarak açıklamışlardır ki aşağı yukarı "Ahmed"
anlamındadır.
İncil'deki "Faraklit" kelimesini "Tesellici" diye terceme etmiş de olsalar,
Hz. İsâ ile Hz. Muhammed (s.a.s.) arasında bilinen bir peygamber bulunmadığına
ve günümüze kadar da zuhûr etmediğine göre, Hz. İsâ'nın gönderileceğini
bildirdiği "Tesellici" veya "Faraklit" Rasûlüllah (s.a.s.) den başka kim
olabilir? (Bkz. Tecrid Tercemesi, 9/291-293, Hadis No: 1439 ve izâhı.)
Buhârî'nin Cübeyr b. Mut'ım'den rivâyetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s)'in eski
kutsal kitaplarda, eski ümmetlerce bilinen üç adı daha vardır: Mâhi, Hâşir,
Âkıb. Bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Bana âit beş yüce isim vardır. Ben Muhammed ve Ahmed'im. Ben Mâhi'yim, ki
Allah benim (nübüvvetim)le küfrü izâle edecektir. Ben Hâşir'im ki (kıyamet
gününde) insanlar benim ardımdan haşrolunacaklardır. Ben Âkib'im, Çünkü
peygamberlerin sonuyum. (Buhârî 4/11;Tecrid Tercemesi, 9/291, Hadis No: 1439;
Müslim, 4/1827, Hadis No: 2354. Rasûlüllah (s.a.s.)'in diğer isimleri için
bkz. Tecrid Tercemesi, 9/291-294 ve 10/43)
(20) Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Adnân'a kadar kesintisiz bilinen nesebi
sırasıyla şöyledir: Abdullah, Abdülmuttalib, Hâşim, Abdümenâf, Kusayy, Kilâb,
Mürre, Kâab, Lüey, Galib, Fihr (Kureyş), Mâlik, en-Nadr, Kinâne, Huzeyme,
Müdrike, İlyâs, Mudar, Nizâr, Meadd, Adnân, (el-Buhârî, 4/238; İbn Hişâm,
1/1-2)
Annesinin nesebi de şöyledir: Vehb, Abdümenâf, Zühre, Kilâb, Mürre...
Görüldüğü üzere her iki tarafın nesebi Kilâb'da birleşmektedir. (İbn Hişam,
1/115)
(21) Aynî, Umdetü'l-Karî, 8/54; Tecrid Tercemesi, 10/43; Asr-ı Saâdet,
1/178-179
(22) El-Buhârî, 4/166; Tecrid Tercemesi, 9/316 (Hadis No: 1454) ve 10/44
(23) Müslim, 4/1782 ( Hadis No: 2276); Tirmizi, 5/583 (Hadis No: 3605); Tecrid
Tercemesi 10/44
(24) Bkz. İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 2/255-256, Tecrid Tercemesi,
10/44;
Târih-i Din-i İslâm, 2/5
(25) Asr-ı Saâdet, 1/187
(26) Târih-i Din-i İslâm, 2/16
(27) İbnü'l-Esir, el-Kâmil, 1/459; İbn Sa'd, Tabakat 1/108
(28) İbnü'l-Esir, a.g.e., 1/460
(29) Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, 5/6, Kahire, 1382/ 1962 (Ebû Dâvud'dan)
(30) Bkz. İbn Hişâm, 1/174; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 461-462; Hamîdullah, İslâm
Peygamberi 1/40
Rasûlüllah (s.a.s.)'in hayatında şakk-ı sadr olayı bir kaç defa olmuştur.
İlki, süt annesi Halîme'nin yanında iken meydana gelmiştir. Melekler, göğsünü
açıp, "işte şeytanın sendeki nasibi" diyerek bir pıhtı çıkarıp atmışlardır.
(Müslim, 1/147 K. İmân B. 74, Hadis No: 261). İlk vahyin gelişinden önce de,
vahyin ağırlığına dayanabilmisi için, şakk-ı sadr olayının tekrarlandığı
rivâyet edilmiştir. Mirâc mucize'sinden önce de Cebrâil (a.s.) Rasûlüllah
(s.a.s.)'in göğsünü açıp "zemzem suyu" ile yıkadıktan sonra imân ve hikmet
doldurmuştur. (Tecrid Tercemesi, 2/227, Hadis No: 227 ve izâhı)
(31) İbn Hişâm, 1/177; Tecrid Tercemesi, 4/699
(32) Târih-i Din-i İslâm, 2/23; Tecrid Tercemesi, 2/699
(33/1) Abdülmuttalib'in çeşitli zevcelerinden 10 oğlu ve 6 kızı vardı. Bunlar
içinde Hz. Ali'nin babası Ebû Tâlib ile Peygamberimiz (s.a.s)'in babası
Abdullah ana baba bir kardeşti. (Asr-ı Saâdet 1/ 197; Târihi-i Din-i İslâm,
2/27)
Oğulları: Abbâs, Hamza, Abdullah, Ebû Tâlib (asıl adı Abdimenâf) Zübeyr,
Hâris, Hacl, Mukavvim, Dırar, Ebû Leheb (asıl adı Abduluzza) dır. Kızları ise:
Safiyye, Ümmü Hakim el- Beyda, Âtike, Ümeyme, Eravâ, Berre. (İbn Hişâm, 1/113)
(33/2) İbn Sa'd, et-Tabakat, 1/116-117; Tecrid Tercemesi, 4/683
Kelime Açıklamaları:
Hasrân: Sapıklık, aldanma-Mamûre-i dünya: Dünyada insanların yaşadığı yerler,
kalkınmış ülkeler-Beter: daha kötü-Beşer: İnsan cinsi, bütün insanlar-Dişsiz:
(burada) güçsüz, zayıf, kimsesiz-Fevza: Kargaşa, anarşi-Âfak: Ufuklar-Ufuk:
Uzaklara bakıldığında yeryüzünün gökyüzüyle birleşmiş gibi görünen yeri-Zemin:
Yeryüzü. Şark: Doğu ülkeleri-Tefrika: Fikir ayrılığı-Nefha: Üfürme-Mâsûm:
Günahsız-Hamle: Atılma, saldırma-Kayser: Bizans imparatorlarına verilen ünvan-Kisrâ:
İran hükümdarlarına verilen ünvan-Acz: Güçsüzlük- Zevâl: Yok olma-Şer'i mübin:
İslâm dini-Şehbal: kanat, kanattaki uzun tüyler-Adl: adalet-Medyûn: Borçlu-Beşeriyyet:
İnsanlık-Mahşer: Kıyâmette insanların toplanacağı yer-Haşretmek: Kıyâmet günü
insanları dirildikten sonra mahşerde toplamak.
--------------------------------------------------------------------------------
II- HZ. MUHAMMED (S.A.S.)'İN GENÇLİK DÖNEMİ
1- EBÛ TÂLİB'İN HİMÂYESİ
Peygamberimizin hayâtının sekiz yaşından yirmibeş yaşına kadar olan dönemine
"gençlik devresi" denilir. Bu devrede Rasûlullah (s.a.s.) amcası Ebû Tâlib'in
yanında, onun himâyesi altında bulunmuştur.
Ebû Tâlib, zeki ve âlicenâb bir zâtdı. Zengin olmamakla beraber, asâleti ve
âlicenâplığı sebebiyle herkesten saygı görüyordu. Yeğeni Hz. Muhammed'i çok
seviyor, hiç yanından ayırmıyordu.
2- SEYÂHATLERi
a) Şam Seyâhati
Mekke iklimi zirâate elverişli olmadığından, Mekkeliler ticâretle uğraşırlar,
çocuklarını da ticârete alıştırırlardı. Ticâret için kervanlarla, yazın Şam'a,
kışın Yemen'e seyâhet ederlerdi. Ebû Tâlip de diğer Mekkeliler gibi kervan
ticâreti yapıyordu. Bir defasında Şam'a giderken, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e
amcasından ayrılmak zor geldi; kendisini de yanında götürmesini istedi. Ebû
Tâlib çok sevdiği yeğenini kırmadı. O'nu da kafileyle beraberinde götürdü. Bu
esnâda henüz oniki yaşındaydı.
Şam'ın 90 km. kadar güneyinde Busrâ (Eski Şam) denilen kasabada "Bahîra"
adında bir Hıristiyan râhibi vardı. Kasabaya uğrayan kervanlarla hiç
ilgilenmediği halde, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in içinde bulunduğu kervanı
karşılayarak bütün kafileye bir ziyâfet verdi. Bahîra okuduğu kutsal
kitaplardan edindiği bilgilerle, Hz Muhammed (s.a.s.)'in simâsından, O'nun
istikbâlini sezmişti. O'nunla konuştu. Sorular sordu. Aldığı cevâplar,
kanâatini kuvvetlendirdi. Şam yolculuğunun bu çocuk için tehlikeli olacağını
düşündü. Ebû Tâlib'e:
-"Bu çocuk son Peygamber olacaktır. Şam Yahûdîleri içinde O'nun alâmet ve
vasıflarını bilen kâhinler vardır. Tanırlarsa, ihânet ve kötülüklerinden
korkulur. Bu çocuğu Şam'a götürmeyiniz..."dedi. Bu sözler üzerine Ebû Tâlib
Şam'a gitmekten vazgeçti. Alışverişini burada bitirip, geri döndü.(34)
Son Peygamberin geleceği ve O'nun bir çok vasıfları Tevrât ve İncil'de
bildirilmişti. Bu sebeple, Yahûdî ve Hristiyan bilginleri, O'nun alâmetlerini
ve vasıflarını biliyorlardı. Hicretten sonra Müslüman olan Medineli Yahûdi
âlimi Abdullah İbn Selâm'ın "Tevrat'ta Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Hz. İsa
(a.s.)'ın sıfatları vardır" dediğini, "Kütüb-i Sitte" denilen altı güvenilir
hadis kitabından Tirmizi'nin es-Sünen'inde rivâyet edilmiştir."(35)
Gülünç Bir İddiâ
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in 12 yaşında yaptığı bu seyâhatta râhip Bahîra ile
görüşmesini, bazı Hıristiyan yazarlar, Hıristiyanlığın bir zaferi gibi
göstermek istemişler, Peygamberimiz (s.a.s.)'in bütün dinî esasları bu
râhipten öğrendiğini iddia etmişlerdir.
Bu iddia son derece gülünç ve tutarsızdır. Oniki yaşındaki bir çocuğun, İslâm
gibi mükemmel bir dinin esaslarını bir kaç saatlik görüşme esnâsında öğrenmesi
mümkün değildir. Bu râhip bu esasları bilseydi, kendisi tebliğ ederdi. Eğer
burada böyle bir konu konuşulsaydı, kafilenin gözü önünde yapılan bu konuşma
ağızdan ağıza yayılırdı. Peygamberliğini ilân ettiği zaman inanmayanlar,
"bunlar Bahîra'nın sözleri" demezler miydi? Üstelik İslâmiyet, Hıristiyanların
"teslis" (üçlü tanrı sistemi) inancını tamâmen reddetmiş "Tevhid inancını"
getirmiştir. Görüldüğü üzere, bu iddia son derece çürük ve çirkin bir
iftirâdan başka bir şey değildir.
b) Yemen Seyâhati
Hz. Muhammed (s.a.s.) 17 yaşında iken de, diğer bir ticâret kafilesi ile
amcalarından Zübeyr ve Abbâs'la birlikte Yemen'e gidip gelmiştir.(36)
3- FİCÂR SAVAŞINA
KATILMASI
Müslümanlıktan önce (Câhiliyet Döneminde) Araplar arasında iç savaşlar eksik
olmazdı. Yalnızca "Eşhür-i hurum" denilen dört ayda savaşmak haram sayılırdı.
Bu dört ayda (Zilka'de, Zilhicce, Muharrem, Receb) savaş yapılacak olursa
fâcirane sayıldığı için buna "Ficâr Savaşı" denirdi.
Kureyş kabîlesi ile Hevâzin kabîlesi arasında kan davası yüzünden bir savaş
başlamış, dört yıl sürmüştü. Savaş, kan dökülmesi haram olan aylarda da devâm
ettiği için "Ficâr Savaşı" denildi.
Peygamberimiz (s.a.s.) yirmi yaşlarında iken bu savaşa amcaları ile birlikte
katıldı. Fakat kimseye ok atmamış, kimsenin kanını dökmemiştir. Sâdece karşı
taraftan atılan okları toplayıp, amcalarına vermiştir.(37)
4- HILFU'L-FUDÛL
CEMİYETİNDE ÜYELİĞİ
Uzun süren Ficâr savaşı esnâsında Mekke'de âsâyiş bozulmuş, can ve mal
güvenliği kalmamıştı. Özellikle dışarıdan mal getiren yabancıların malları
yağmalanıyordu.
Vâil oğlu Âs, Mekke'ye gelen Yemen'li bir tâcirin bütün malını gasbetmiş,
haksız olarak elinden almıştı. Yemen'li, Ebû Kubeys dağına çıkarak uğradığı
haksızlığa karşı, bütün kabîleleri yardıma çağırdı. Yemenlinin bu feryâdı
üzerine Peygamberimiz (s.a.s.)'in amcası Zübeyr, Kureyşin bütün ileri
gelenlerini çağırdı. Hâşimoğulları, Zühreoğulları, Esedoğulları, Temimoğulları,
Abdülluzzaoğulları, Zübeyrin dâvetine icâbet ederek, Beni Temîm'den Cüd'ân
oğlu Abdullah'ın evinde toplandılar."Mekke'de zulmü önlemeğe yerli-yabancı hiç
kimseye karşı haksızlık ettirmemeğe" karar verdiler. Haksızlığa uğrayan
kimselere yardım edeceklerine yemin ettiler. Yemenlinin hakkını Âs'tan alıp
geri verdiler. Mekke'de âsâyişi yoluna koydular.
Vaktiyle, Cürhümîler zamanında Fadl b. Hâris,, Fudayl b. Vedâa ve Mufaddal b.
Fedâle isimlerinde üç kabîle başkanı, kabîleleri ile toplanarak,"Mekke'de
zulme meydan vermeyeceğiz, zayıfların hakkını adâlet üzere alacağız..."(38)
diye yemin etmişlerdi. Onların bu yeminlerine "Hılfu'l-fudûl" (Fadılllar
yemini) denilmişti. Cüd'ân oğlu Abdullah'ın evinde aynı konuda yapılan yemine
de bu sebeple "Hılfu'l-fudûl" denildi.
Peygamberimiz (s.a.s.) 20 yaşında iken bu toplantıda amcaları ile beraber üye
olarak bulundu. Bu cemiyetin çalışmalarından son derece memnun kaldığını
Peygamberliğinden sonra: "İslâm'da da böyle bir cemiyete cağrılsam, yine
icâbet ederim", sözleriyle ifâde etmiştir.(39)
--------------------------------------------------------------------------------
(34) Bkz. et-Tirmizi, es-Sünen, 5/590-591 (Hadis No: 3620); İbn Hişâm,
1/91-194; İbnü'l-Esîr,a.g.e., 2/37
(35) et-Tirmizi, 5/588, (Hadis No:3617)
(36) Târih-i Din-i İslâm, 2/33
(37) İbn Hişâm, 1/198
(38) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/41
(39) İbn Hişâm 141-142; Tarih-i Din-i İslâm, 2/ 36; Tecrid Tercemesi, 7/101
--------------------------------------------------------------------------------
III- HZ. MUHAMMED (S.A.S.)'İN EVLİLİK DÖNEMİ
1- TİCÂRET HAYÂTI
Bütün Mekke'liler gibi Hz. Muhammed (s.a.s.) de amcasıyle birlikte ticâret
yapıyordu. Gerek çocukluğunda, gerekse ticâret hayâtında, dürüstlüğü ile
tanınmıştı. Sözünde durmadığı, yalan söylediği, başkalarına zarar verecek bir
davranışta bulunduğu, bir kimseyi incittiği asla görülmemiş; dürüstlüğü
dillere destan olmuştu. Bu yüzden Mekke'liler O'na "el-Emîn" (her konuda
güvenilir kişi) diyorlardı. O'nun bu yüksek ahlâkını öğrenen Kureyşin zengin
kadınlarından Hatice, kendisine sermâye vererek ticâret ortaklığı teklif etti.
Böylece Peygamber (s.a.s.) ile Hatice arasında ticâret ortaklığı başladı.
2- HZ. HATİCE İLE
EVLENMESİ
Kureyşin Esed oğulları kolundan Huveylid kızı Hatice zeki, dirâyetli, şeref ve
asâlet sâhibi, 39-40 yaşlarında zengin ve güzel bir hanımdı. Daha önce iki
defa evlenmiş ve dul kalmıştı. Kureyşin ileri gelenlerinden pek çok isteyenler
olmuş, fakat hiç biri ile evlenmemişti. Güvendiği kimselere sermâye vererek
ticâret ortaklığı yapıyor, böylece servetini artırıyordu. Yüksek ahlâk ve âli-cenâblığı
sebebiyle, kendisine Müslümanlıktan önce "Tâhire" denildiği gibi, sonra da "Haticetü'l-Kübra"
denilmiştir.
Hz. Hatice bir ticâret kafilesiyle Peygamberimiz (s.a.s.)'i Şam'a gönderdi.
Kölesi Meysere'yi de hizmetine verdi. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.) Şam'a kadar
gitmedi; malları Busra'da satarak geri döndü. Çünkü Bahîra'nın ölümünden sonra
yerine geçen Râhip Nestûra da, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Şam'a gitmesini uygun
bulmamıştı.(40)
Üç ay kadar sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.) beklenilenin çok üzerinde kazanç elde
ederek döndü. Hz. Hatice, bu büyük insanın emniyet, dürüstlük ve gayretine
hayran oldu. Daha sonra araya vasıtalar girdi; evlenmeleri kararlaştırıldı. Bu
esnâda Hz.Muhammed (s.a.s.) 25, Hz Hatice ise 40 yaşlarındaydı.(41)
Nikâh, Hatice'nin amcazâdesi, Varaka oğlu Nevfel tarafından Hz. Hatice'nin
evinde kıyıldı. Ebû Tâlib ile Varaka birer hitâbede bulunarak, her iki âilenin
üstünlük ve meziyetlerini dile getirdiler.(42) Esâsen, Hz. Peygamber (s.a.s.)
ile Hz. Hatice'nin nesebleri Kusayy'da birleşir. Hz. Hatice'ye 20 dişi deve
mehir verildi.(43) Nikâhtan sonra develer kesilerek dâvetlilere ziyâfet
çekildi.
Evlenmelerinden sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.), Hz. Hatice'nin evine geçti.
Örnek ve mutlu bir âile yuvası kurdular. Hz. Hatice, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e
derin bir saygı ve sevgi ile bağlıydı. Peygamberliğinden önce olduğu gibi,
Peygamberlik devrinde de en büyük yardımcısı oldu. Yüksek ve eşsiz ruhlu bir
hanım olduğunu gösterdi.
Peygamberimiz (s.a.s.)'de ondan son derece memnundu. O devirde çok evlilik
âdet olduğu ve bir çok teklifler aldığı ve aralarında yaş farkı da bulunduğu
halde, onun üzerine evlenmedi; ölümünden sonra da onu hep hayırla andı.
3- HZ. PEYGAMBER
(S.A.S)'İN ÇOCUKLARI
Peygamberimiz (s.a.s.)'in Hz. Hatice'den ikisi erkek, dördü kız olmak üzere
sırasıyla, Kaasım, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah adlarında
altı çocuğu oldu. Arablarda ilk çocuğun adı ile künyelendirme âdet olduğundan
Hz.Peygamber (s.a.s.)'e de "Ebü'l-Kaasım" denildi. Kaasım ile Abdullah küçük
yaşta öldüler. Kızları büyüdüler. Fakat Fâtıma'dan başka hepsi de babalarından
önce vefât ettiler. Yalnız Fâtıma, Peygamber (s.a.s.)'in vefâtından sonra altı
ay daha yaşadı.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s), kızlarının en büyüğü Zeyneb'i Ebu'l-Âs ile evlendirdi.
Ebü'l Âs, Müslüman olmadığı için, Zeyneb'in hicretine izin vermemişti. Bedir
Savaşında esir düştü. Zeyneb'i Medine'ye göndermek şartı ile serbest
bırakıldı. Daha sonra Müslüman olarak Medine'ye geldi. Zeyneb'i tekrar
aldı.(44)
Rukiyye ile Ümmü Gülsüm'ü, amcası Ebû Leheb'in oğullarından Utbe ve Uteybe ile
evlendirmişti. İslâmiyetten sonra Ebû Leheb, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e olan
düşmanlığı sebebiyle oğullarına eşlerini boşamaları için baskı yaptı. Onlar
boşadıktan sonra, Rasûlullah (s.a.s.) Rukiyye'yi Hz. Osman'la evlendirdi.
Rukiyye'nin ölümünden sonra da Ümmü Gülsüm'ü nikâhladı. Bu yüzden Hz. Osman'a
"iki nûr sâhibi" anlamına "Zi'n-nûreyn" denildi.
En küçük kızı Fâtıma'yı ise Hz. Ali ile evlendirdi. Hasan ve Hüseyin, Hz.
Fâtıma'nın çocuklarıdır. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in nesli, Hz. Fâtıma ile devâm
etmiştir.
Peygamberimiz (s.a.s.)'in Mısırlı eşi Mâriye'den de İbrâhim adlı bir oğlu
olmuş, fakat Hicretin 10'uncu yılında henüz iki yaşına girmeden ölmüştür.
4- KÂBE'NİN TÂMİRİNDE HAKEMLİĞİ (605 M.)
Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil tarafından yapılmış olan Kâbe, geçen uzun asırlar
içinde yağmur ve sel suları ile harabolmuş, tâmir edilmesi gerekmişti.
Kureyşliler, Kâbe binasını yıkarak, yeniden yapmaya karar verdiler. Yardımlar
toplandı, gerekli malzeme temin edildi. Hz. İbrâhim'in yaptığı temele kadar
yıkarak, duvarları yeniden örmeğe başladılar. Ancak; "Hacer-i Esved"i yerine
koyma sırası gelince anlaşamadılar. Kureyş'in bütün kolları, bu şerefin
kendilerine âit olmasını istiyordu. Anlaşmazlık dört gün sürdü, kan dökülmek
üzereydi ki,(45) Kureyş'in en ihtiyarı Ebû Ümeyye veya Huzeyfe b. Muğîre"Harem
kapısından ilk girecek zâtın hakem yapılarak, onun vereceği karara uyulmasını"
teklif etti.(46) Bu teklif kabul edildi. Az sonra kapıdan Hz. Muhammed (s.a.s)
girmişti. Buna o kadar sevindiler ki, "el-Emîn, el-Emîn, O'nun hakemliğine
râzıyız..." diye bağrıştılar.Yanlarına gelince, durumu anlattılar.
Hz. Muhammed (s.a.s.), üzerine Hacer-i Esved-i koyduğu yaygının uçlarını
Kureyşin ulularına tutturdu; hep berâber, konulacağı yere kadar taşıdılar. Hz.
Peygamber (s.a.s.)'de taşı alıp yerine yerleştirdi. Anlaşmazlığın bu şekilde
çözümlenmesi herkesi memnûn etti. Böylece büyük bir felâket önlenmiş oldu.(47)
Bu olay, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in zekâ ve dirâyeti yanında, O'nun Mekkeliler
arasındaki sonsuz itibâr ve güvenini de göstermektedir. Bu esnâda Rasûl-i
Ekrem (s.a.s.) 35 yaşında idi.
Kâbe'nin tâmirinde Hz. Peygamber (s.a.s.) de bizzât çalışmış, taş taşımış,
hatta bu yüzden omuzları yara olmuştu. Bir defa, amcası Abbâs'ın sözüne
uyarak, taş acıtmasın diye elbisesini omuzuna topladığında vücûdu açılıverince
baygın halde yere düşmüştü. Rasûlullah (s.a.s.) o andan sonra hiç üryân
görülmemiştir.(48)
--------------------------------------------------------------------------------
(40) İbnü'l-Esîr,
el-Kâmil 2/39
(41) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/39
(42) Her iki hutbenin metin ve tercemeleri için bkz. Târih-i Din-i İslâm, 2/
47-48
(43) İbn Hişâm, 1/201. Beşyüz altın veya beşyüz dirhem.. gibi rivâyetler de
vardır.
(44) Ebûl-Âs ile ilgili daha geniş bilgi için, bkz. Tecrid Tercemesi,
2/373-376, (Hadis No: 313'ün izâhı)
(45) Abdü'd-dâroğulları, ellerini bir çanaktaki kana batırarak, "kanımız
dökülmedikçe, bu konuda kimse bizim önümüze geçemez" diye yemin etmişlerdi.
(Tarih-i Din-i İslâm, 2/55)
(46) Târihi-i Din–i İslâm, 2/55
(47) Bkz. İbn. Hişâm, 1/209; İbnü'l-Esir, a.g.e., 2/45; Tecrid Tercemesi,
6/40-44
(48) el-Buhârî, 1/96; Tecrid Tercemesi, 2/240, Hadis No. 237 ve 6/48
--------------------------------------------------------------------------------
İKİNCİ KISIM
HZ. MUHAMMED (S.A.S.)'İN PEYGAMBERLİK DEVRİ (610-632)
Hz. Muhammed (s.a.s.)
40 yaşında Peygamber oldu. 23 yıllık Peygamberlik devresinin 13 yılı Mekke'de,
10 yılı Medine'de geçti. Bu itibârla Peygamberlik devresinin:
a) Nübüvvet'den Hicret'e kadar devâm eden 13 yıllık süresine "Mekke Devri"
(610- 622);
b) Hicretten vefâtına kadar olan 10 yıllık süresine de "Medine Devri"
(622-632) denir.
BİRİNCİ BÖLÜM
MEKKE DEVRİ
I- HZ.MUHAMMED (S.A.S.)'İN PEYGAMBER OLUŞU
1- HİRA'DA İNZİVÂ
Eskiden beri Mekke'deki hanîf ve zâhitler, recep ayında inzivâya çekilirlerdi.
Her biri, Mekke'nin 3 mil (bir saat) kuzeyinde Hira (Nûr) dağında bir köşeye
çekilir, tefekküre dalardı. (49)
40 yaşlarına doğru Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kalbinde de bir yalnızlık sevgisi
belirdi. O da Hira (Nûr) Dağında bir mağaraya çekilip, günlerce orada kalıyor,
Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz kudret ve azametini düşünerek O'na ibâdet ediyordu.
Giderken azığını da berâberinde götürüyor, bitince evine dönüyor, sonra tekrar
gidiyordu. Böylece Cenâb-ı Hakk, O'nu büyük vazifesine hazırlıyordu. Zaman
zaman "Sen Allah elçisisin..." diye kulağına sesler geliyor, fakat etrafta hiç
bir şey göremiyordu.(50)
Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ilâhi vahyin başlangıcı, sâdık rüyâlar şeklinde oldu.
Gördüğü her rüya, olduğu gibi çıkıyordu. (51) Bu hâl, altı ay kadar devam
etti.
2-İLK VAHY
610 yılı Ramazan ayının(52) Kadir Gecesinde,(53) ridâsına bürünüp Hira'daki
mağarada düşünmeye dalmış olduğu bir sırada, bir sesin kendisini ismi ile
çağırmakta olduğunu duydu. Başını kaldırıp etrafına baktı; kimseyi göremedi.
Bu sırada her tarafı ansızın bir nûr kaplamıştı; dayanamayıp bayıldı.
Kendisine geldiğinde karşısında vahiy meleği Cebrâil'i gördü. Melek O'na:
-"Oku" Dedi. Hz. Muhammed (s.a.s.):
-"Ben okuma bilmem", diye cevap verdi. Melek, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i
kucaklayıp güçsüz bırakıncaya kadar sıkdı.
-"Oku" diye emrini tekrarladı. Hz. Muhammed (s.a.s.) yine:
-"Ben okuma bilmem..." cevâbını verdi. Melek emrini tekrarlayıp üçüncü defa
Hz. Peygamber (s.a.s.)'i sıktıktan sonra "el-Alak" Sûresi'nin ilk beş âyetini
okudu.
"Yaratan Rabb'ının adıyle oku. O, insanı alak'tan (aşılanmış yumurtadan)
yarattı. Oku, kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini belleten Rabb'ın
sonsuz kerem sahibidir." (El-Alak Sûresi, 1-5).
Meleğin arkasından Hz. Peygamber (s.a.s.)'de bu âyetleri tekrarladı. Heyecanla
mağaradan çıkarak evine geldi. Yolda ilerlerken gök yüzünden bir sesin:
"Ya Muhammed. Sen Allah'ın elçisisin, Ben de Cibril'im" dediğini duydu. Başını
kaldırdığı zaman, Cebrâil'i gördü.(54) Korku içinde evine vardı. Eşi Hz.
Hatice'ye:
"Beni örtünüz, çabuk beni örtünüz" dedi. Bir müddet dinlenip heyecânı
geçtikten sonra gördüklerini Hz. Hatice'ye anlattı, kendimden korkuyorum,
dedi. Hz. Hatice, O'nu şu ölmez sözlerle teselli etti.
"Öyle deme. Allah'a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hakk hiç bir vakit seni
utandırmaz. Çünkü sen , akrabanı gözetirsin. İşini görmekten âciz kimselerin
ağırlıklarını yüklenirsin, Fakire verir, kimsenin kazandıramayacağını
kazandırırsın. Misâfiri ağırlarsın. Hak yolunda zuhûr eden olaylarda halka
yardım edersin..." (55)
3- VARAKA'NIN SÖZERİ
Hatice daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s.)'i amcazâdesi Nevfel oğlu Varaka'ya
götürdü. Varaka hanîflerdendi. Tevrât ve İncil'i okumuş, İbrânî dilini ve eski
dinleri bilen bir ihtiyardı. Varaka Peygamberimiz (s.a.s.)i dinledikten sonra:
-"Müjde sana yâ Muhammed, Allah'a yemin ederim ki sen Hz. İsâ'nın haber
verdiği son Peygambersin. Gördüğün melek, senden önce Cenâb-ı Hakk'ın Musâ'ya
göndermiş olduğu Cibril'dir. Keşki genç olsaydım da, kavmin seni yurdundan
çıkaracağı günlerde sana yardımcı olabilseydim... Hiç bir Peygamber yoktur ki,
kavmi tarafından düşmanlığa uğramasın, eziyet görmesin..." (56) dedi. Aradan
çok geçmeden Varaka öldü.
--------------------------------------------------------------------------------
(49) Tarih-i Din-i
İslâm, 2/60
(50) İbn Hişâm, 1/250
(51) el-Buhârî, 1/3; Tecrid Tercemesi, 1/3 (Hadis No:3); İbn Hişâm, 1/249-250
(52) Bkz. el- Bakara Sûresi, 185
(53) Bkz. el- Kadr Sûresi, 1
(54) İbn Hişâm, 1/253
(55) Bkz. el-Buhârî, 1/3; Tecrid Tercemesi, 1/3-10. (Hadis No:3)
(56) Bkz. el-Buhârî, 1/3;Tecrid Tercemesi, 1/3-10. (Hadis No:3)
--------------------------------------------------------------------------------
II- NEBÎLİK VE RASÛLLUK
Şüpheziz, seni biz, şâhit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik".
(Fetih Sûresi, 8)
İlk vahiy'den sonra, kısa bir süre vahyin arkası kesildi.(57) Bir gün Hz.
Peygamber (s.a.s.) Hira'dan dönerken, bir ses işitti. Başını kaldırıp semâya
bakınca, kendisine daha önce Hira'daki mağarada gelen meleği gördü. Korku ve
heyecân içinde evine döndü.
"Hemen beni örtünüz, beni örtünüz." dedi. Bu esnada Cebrâil, el-Müddessir
Sûresinin ilk âyetlerini getirdi.
"Ey örtüsüne bürünen (peygamber). Kalk, (insanları) azâb ile korkut. Rabb'ının
adını yücelt (Namaz'da tekbir getir.) Elbiseni temiz tut. Kötü şeyleri terket."
(el-Müddessir Sûresi, 1-5).
İlk vahiy ile Hz. Muhammed (s.a.s.) "Nebî" olmuş, henüz başkalarına "Hak Dini"
tebliğ ile görevlendirilmemişti. Bu ikinci vahiy ile "Risâlet" verildi. Hak
Dini tebliğ ile görevlendirildi. Ancak açık dâvet emredilmedi.
1- İSLÂMDA İLK İBÂDET
İslâmda Allah'a imândan sonra ilk farz kılınan ibâdet, namazdır. İkinci vahiy
ile el-Müddessir Sûresinin ilk âyetlerinin indirilmesinden sonra, Mekke'nin
üst yanında bir vâdide, Cibril (a.s.), Rasûlullah (s.a.s.)'e gösterip öğretmek
için abdest almış, peşinden Cibril'den gördüğü şekilde Rasûlullah (s.a.s.) de
abdest almıştır.
Sonra Cibril (a.s.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'e namaz kıldırmış ve namaz kılmayı
öğretmiştir.(58)
Eve dönünce Rasûlullah (s.a.s.) abdest almayı ve namaz kılmayı eşi Hz.
Hatice'ye öğretmiş, o da abdest almış ve ikisi birlikte cemâatle namaz
kılmışlardır.
2- İLK MÜSLÜMANLAR
"İyilik işlemekte önde olanlar, karşılıklarını almakta da önde olanlardır."
(Vâkıa Sûresi, 10)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'e ilk imân eden ve O'nunla birlikte ilk defa namaz
kılan kişi, eşi Hz. Hatice oldu. Daha sonra evlâtlığı Hârise oğlu Zeyd.(59) ve
amcasının oğlu Hz. Ali Müslüman oldular.
a ) Hz. Ali'nin İslâm'ı
Kabûl Etmesi
Ebû Tâlib, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i, 8 yaşından 25 yaşına kadar evinde
barındırmış O'nu öz çocuklarından daha çok sevmişti. Evliliğinden sonra Hz.
Muhammed (s.a.s.), eşi Hz. Hatice'nin evine geçmiş ve maddî bakımdan refâha
kavuşmuştu. (60) Ebû Tâlib'in âilesi ise pek kalabalıktı. Peygamberimiz
(s.a.s.) amcasının sıkıntısının biraz azalması için 5 yaşından itibâren Ali'yi
yanına almıştı. Bu yüzden Ali, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında kalıyordu.(61)
Hz. Ali, Peygamberimiz (s.a.s.) ile Hz. Hatice'yi namaz kılarken görünce,
bunun ne olduğunu sordu. Peygamber Efendimiz, O'na Müslümanlığı anlattı. O da
Müslümanlığı kabûl etti. Bu esnâda Hz. Ali henüz on yaşlarında bir çocuktu.
b) Hz. Ebû Bekir'in
Müslüman Olması
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in yakın ve en samîmi dostu olan Ebû Kuhâfe oğlu Ebû
Bekir, Kureyş kabîlesi'nin Teymoğulları kolundandır. Baba ve anne tarafından
soyu, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in soyu ile Mürre'de birleşir.
Hz. Ebû Bekir'in Mekke'de Kureyş arasında büyük bir itibârı vardı. Zengin ve
dürüst bir tüccârdı. Aralarındaki güven ve samîmiyet sebebiyle, Peygamberimiz
(s.a.s.) âilesi dışındakilerden ilk olarak Hz. Ebû Bekir'i İslâm'a dâvet etti.
Hz. Ebû Bekir bu dâveti tereddütsüz kabûl etti. Esâsen, câhiliyet devrinde
bile putlara hiç tapmamış, ağzına bir yudum içki koymamıştı. Hz. Ebû Bekir'in
Müslüman olmasıyla, Peygamberimiz (s.a.s.) büyük bir desteğe kavuştu. Onun
gayret ve delâletiyle, Mekke'nin önemli şahsiyetlerinden Affân oğlu Osmân, Avf
oğlu Abdurrahman, Ebû Vakkas oğlu Sa'd, Avvâm oğlu Zübeyr, Ubeydullah oğlu
Talha da Müslümanlığı kabûl ettiler. Hz. Hatice'den sonra Müslüman olan bu 8
zata "İlk Müslümanlar" (Sabıkûn-i İslâm) denilir.
(57) İlk vahiy ile
ikinci vahiy arasında geçen "fetret-i vahy" süresinin ne kadar devâm ettiğine
dâir rivâyetler 15 gün ile 3 yıl arasında değişmektedir. (Bkz. Tecrid
Tercemesi, 1/11. Hadis No: 4'ün açıklaması) Olayların seyrine göre, 1-2 aydan
daha çok olmaması gerekir. 2-3 yıl gibi uzun süre olduğunu söyleyenler, "gizli
dâvet" süresi ile "fetret-i vahy"i ayıramamış olmalıdırlar.
(58) İbn Hişâm, 1/260-261; Tecrid Tercemesi, 2/231, (Hadis No: 227'nin
açıklaması); Tâhir Olgun, İbâdet Târihi, 28, İstanbul, 1946
(59) Zeyd, Kudâa kabilesindendi. Küçük yaşta esir edilmiş, köle olarak
satılmıştı. Hz. Hatice, evliliklerinden sonra O'nu Hz. Muhammed (s.a.s.)'e
hediye etti. Babası Hârise, oğlunu araya araya nihâyet Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in yanında buldu. Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisini âzâd ederek babası
ile gitmesine izin verdi. Fakat Zeyd, babası ile gitmedi; "babam da sensin,
annem de..." diyerek, Hz. Muhammed (s.a.s.)'den ayrılmadı. Hz. Muhammed
(s.a.s.)'de onu evlâd edindi. (İbn Hişâm, 1/265), Kur'an-ı Kerîm'de açık
olarak adı geçen sahâbî, yalnızca Zeyd'dir. (el-Ahzâb Sûresi, 37)
Peygamberimiz (s.a.s.) onu Ümmü Eymen ile evlendirmiş, bu evlilikten meşhûr
komutan "Üsâme" doğmuştur. Zeyd, Hicretin 8'inci yılında Mûte Savaşında şehid
olmuştur. (Geniş bilgi için bkz. Tecrid Ter. 4/538 - 540, Hadis No: 644)
(60) Bkz. ed-Duhâ Sûresi, 8
(61) Abbas da aynı maksatla Câfer'i yanına almıştı. (Bkz. İbn Hişâm, 1/263)
3- AÇIK DÂVETİN BAŞLAMASI (613-614 M)
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz ilk üç yıl halkı gizlice İslâm'a dâvet etti.
Yalnızca çok güvendiği kimselere İslâm'ı açıkladı. (62) Başta Hz. Ebû Bekir
olmak üzere, Hak dini kabul etmiş olanlar da, el altından güvendikleri
arkadaşlarını teşvik ediyorlardı. Bu üç yıl içinde Müslümanların sayısı ancak
30'a çıkabildi.(63) Bunlar ibâdetlerini evlerinde gizlice yapıyorlardı.
Peygamberliğin dördüncü yılında (614 M.) inen: "Sana emrolunan şeyi açıkca
ortaya koy, müşriklere aldırma". (el-Hicr Sûresi, 94) anlamındaki âyet-i
celile ile İslâm'ı açıktan tebliğ etmesi emrolundu. Bunun üzerine Rasûl-i
Ekrem (s.a.s.) halkı açıktan İslâm'a dâvete başladı.
Harem-i Şerif'e gidip kendisine inen âyetleri açıktan okuyordu:
"Ey insanlar şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülk (ve hâkimiyetine) sâhip ve
kendinden başka hiç bir tanrı olmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın sizin
hepinize gönderdiği Peygamberiyim. O halde Allah'a, ümmî nebiy olan Rasûlune-ki
O'da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmıştır,- imân edin, O'na uyun ki doğru
yolu bulmuş olasınız..." (el-A'raf Sûresi, 158) diyerek onları İslâm'a dâvet
ediyordu.
Açık dâvetin başlamasından sonra, halkla daha kolay temas edebilmek için
Rasûlullah (s.a.s.), kendi evinden, Safâ ile Merve arasında işlek bir yerde
bulunan "Erkam"ın evine taşındı. Bir çok kimse bu evde İslâm'la şereflendiği
için bu eve "Dâr-ı İslâm" denildi.(64/1)
4- YAKIN AKRABASINI İSLÂM'A DÂVETİ
"Önce en yakın akrabanı (Allah'ın azâbıyla) korkut" (eş Şuarâ Sûresi, 214)
anlamındaki âyet-i celîle inince Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), Safâ Tepesi'ne
çıkarak:
"Ey Abdülmuttaliboğulları, Ey Fihroğulları, Ey Abdimenâfoğulları, Ey
Zühreoğulları..." diyerek bütün akrabasına oymak oymak seslendi. Hepsi
toplandıktan sonra:
-"Ey Kureyş cemâati, size "şu dağın eteğinde veya şu vâdide düşman süvârisi
var. Üzerinize baskın yapacak desem, bana inanır mısınız?" diye sordu. Hepsi
bir ağızdan:
-"Evet, inanırız, çünkü şimdiye kadar senden hiç yalan duymadık, sen yalan
söylemezsin..." dediler. O zaman Rasûlullah (s.a.s.):
-"O halde ben size, önümüzde şiddetli bir azâb günü bulunduğunu, Alah'a
inanıp, O'na kulluk etmeyenlerin bu büyüyk azâba uğrayacaklarını haber
veriyorum... Yemin ederim ki, Allah'tan başka ibâdete lâyık tanrı yoktur. Ben
de Allah'ın size ve bütün insanlara gönderdiği Peygamberiyim...(Rasûl-i Ekrem
her bir oymağa ayrı ayrı hitâb ederek) Allah'tan kendinizi ibâdet karşılığında
satın alarak, azâbından kurtarınız. Bu azâbtan kurtulmanız için, ben Allah
tarafından verilmiş hiç bir nüfûza sâhip değilim..."(64/2)
-"Ey Kureyş Cemâati! Siz uykuya dalar gibi öleceksiniz. Uykudan uyanır gibi
dirileceksiniz. Kabirden kalkıp Allah divânına varınca, muhakkak dünyadaki
bütün yaptıklarınızdan hesâba çekileceksiniz. İyiliklerinizin mükâfâtını,
kötülüklerinizin de cezâsını göreceksiniz. "O Mükâfât ebedi Cennet, cezâ da
Cehennem'e girmektir..." (65) diyerek sözlerini bitirdi.
Peygamberimiz (s.a.s.)'in bu sözleri, umumi bir muhâlefetle karşılanmadı.
Yalnızca Ebû Leheb:
-"Helâk olasıca, bizi bunun için mi çağırdın?" sözleriyle Rasûlullah
(s.a.s.)'in gönlünü kırdı. Bunun üzerine onun hakkında:
"Ebû Leheb'in iki elleri kurusun,yok olsun. O'na ne malı ne de kazandığı fayda
verdi. Alevli bir ateşe yaslanacaktır O. Boynunda bükülmüş bir ip olduğu
halde, karısı da odun hammalı olarak." (Leheb Sûresi, 1-5) meâlindeki sûre-i
celîle nâzil oldu.(66)
--------------------------------------------------------------------------------
(62) İbn Hişâm, 1/280
(63) Târih-i Din-i İslâm, 2/145; Bu esnâda Müslümanlık çevrede de yavaş yavaş
duyuluyor, ağızdan ağıza yayılıyordu. "Muhammed (s.a.s.) yeni bir din
çıkarmış.. Abdülmuttalib'in yetimine gökten haberler geliyormuş... diye alay
edenler oluyordu.
(64/1) Târih-i Din-i İslâm, 2/151,
(64/2) Bkz. Riyâzü's-sâlihîn Tercemesi, 1/361, (Hadis No: 327)
(65) el-Buhârî, 3/191 ve 4/161; Tecrid Tercemesi, 8/252-255 (Hadis No: 1170)
ve 9/283-289; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, 2/60-61
(66) İbnü'l-Esîr,a.g..e., 2/60-61; Târih-i Din-i İslâm, 2/154
--------------------------------------------------------------------------------
III- MEKKE MÜŞRİKLERİNİN MÜSLÜMANLARA KARŞI DAVRANIŞLARI
İslâm'ın Mekke'de yayılmaya başlaması ile Mekke halkı iki kısma ayrıldı. l)
Müslümanlar, 2) Müslümanlığı kabûl etmeyen müşrikler.
Müşriklerin, Müslümanlara karşı davranışları, sırasıyla beş safha geçirdi:
Alay, hakaret, işkence, ilişkileri kesme (boykot), memleketten çıkarma ve
öldürme (şiddet politikası).
1- ALAY VE HAKARET DÖNEMİ
Kureyşliler başlangıçta Hz. Muhammed (s.a.s)'in Peygamberliğini önemsememiş
göründüler. İmân etmemekle beraber, putlar aleyhine söz söylemedikçe, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in dâvetine ses çıkarmadılar. Yalnızca, Rasûlullah
(s.a.s.)'i gördüklerinde, "İşte gökten kendisine haber geldiğini iddia
eden..." diyerek eğlendiler. Müslümanları alaya alıp küçümsediler. Böylece
"alay devri" başlamış oldu.
Kurân-ı Kerîm, onların bu tutumlarını bize bildirmektedir.
"Suçlular, şüphesiz mü'minlere gülerlerdi. Yanlarından geçtiklerinde,
birbirlerine göz kırpıp, kaş işâretiyle istihzâ ederlerdi. Arkadaşlarına
döndüklerinde, eğlenerek (neş'e içinde) dönerlerdi. Mü'minleri gördüklerinde,
"bunlar gerçekten sapık kimseler" derlerdi. (el-Mutaffifîn Sûresi, 29-32)
Putlarla ilgili, "Siz de; Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınız (putlar) da,
hiç şüphesiz Cehennem odunusunuz..." (el-Enbiya Sûresi, 98) anlamındaki âyet-i
kerîme inince, müşrikler son derece kızdılar. Artık Müslümanlara düşman olup,
hakaret ettiler. Böylece, "hakaret devri" başladı.
Kureyş'in puta tapıcılıkta yararı vardı. Mekke puta tapıcıların merkezi
durumundaydı. Kâbe ve civârındaki putları ziyâret için gelenlerle Mekke hergün
dolup taşıyor, bu yüzden Kureyş, hem para, hem itibâr kazanıyordu. Mekke'de
Müslümanlık yayılırsa bütün bu menfaatler elden gittiği gibi, diğer kabîleler
Kureyş'e düşman olabilirlerdi. Üstelik Müslümanlık herkesi eşit sayıyor,
soy-sop, asâlet, zenginlik-fâkirlik farkı gözetmiyordu. Bu yüzden Kureyş ileri
gelenleri Müslümanlığı kendi çıkarları için tehlikeli gördüler. Müslümanlığın
yayılmasını önlemek ve ortadan kaldırmak için her çâreye başvurdular.
2- İŞKENCE DÖNEMİ
a) Kureyş'in Ebû Tâlib'e Başvurması:
Kureyş'in ileri gelenlerinden Utbe b. Rabia, Şeybe b. Rabia, Ebû Cehil, Ebû
Süfyan, Velîd b. Muğıra, Âs b. Vâil ve Âs b. Hişâm'dan oluşan bir hey'et
Hâşimoğullarının reisi Ebû Tâlib'e gelerek:
"Kardeşinin oğlu ilâhlarımıza hakaret ediyor, dinimizi yeriyor, bizi aptal,
dedelerimizi sapık gösteriyor. Ya O bu işten vazgeçsin, yahut sen himâyeden
vazgeç de, biz hakkından gelelim..." dediler. Ebû Tâlib onları tatlılıkla
savdı.(67) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in eskisi gibi görevine devam ettiğini
görünce yeniden Ebû Tâlib'e geldiler.
"Artık sabır ve tahammülümüz kalmadı. Ne olacaksa olsun, iki taraftan biri yok
olsun, diğeri kurtulsun..." diye tehdit ettiler. Ebû Tâlib durumun nâzik
olduğunu gördü. Bütün Kureyş'e karşı koyamazdı. Yeğeni Hz. Muhammed (s.a.s.)'e
durumu anlatarak:
-"Bak oğlum, akraba arasında düşmanlık sokmak iyi olmaz. Sen yine dinine göre
hareket et, ama onların putlarını aşağılama, onlara sapık deme. Kendini de ,
beni de koru, bana gücümün üstünde yük yükleme..." dedi. Hz. Peygamber
(s.a.s.) üzüldü. Artık amcası da kendisini koruyamıyacaktı. Müslümanlar henüz
sayıca az ve zayıftı. Mübârek gözleri yaşlarla dolarak:
-"Ey amca, Allah'a yemin ederim ki, onlar sağ elime Güneş'i, sol elime de Ay'ı
koysalar, ben yine görevimi bırakmam..." diyerek ayrılmak üzere yerinden
kalktı.Yeğeninin gücenmesine dayanamayan Ebû Tâlib:
-"Ey kardeşimin oğlu, istediğini söyle, yemin ederim ki, seni hiç bir zaman,
hiç bir şey karşısında himâyesiz bırakacak değilim." dedi.(68) Daha sonra Ebû
Tâlib, Hâşimoğullarını toplayarak durumu anlattı ve Kureyş'e karşı âile şerefi
adına Hz. Peygamber (s.a.s.)'in korunmasını istedi. Ebû Leheb'den başka bütün
âile fertleri, Müslüman olsun, olmasın, bu teklifi kabûl ettiler.(69)
b) Kureyş'in
Hz.Peygamber (s.a.s)'e Başvurması
Ebû Tâlib'e yaptıkları mürâcaatlardan bir sonuç alamayınca Kureyş uluları
bizzât, Hz. Peygember (s.a.s.)'e geldiler:
-"Yâ Muhammed! Sen soy ve şeref yönünden hepimizden üstünsün. Fakat Araplar
arasında, şimdiye kadar hiç kimsenin yapmadığını yaptın; aramıza ayrılık
soktun, bizi birbirimize düşürdün. Eğer maksadın zengin olmaksa, seni
kabîlemizin en zengini yapalım. Reislik istersen, başkan seçelim. Evlenmek
düşünüyorsan, Kureyş'in en asil ve en güzel kadınları ile evlendirelim. Eğer
cinlerin kötülüğüne kapılmışsan, seni tedâvî ettirelim. İstediğin her
fedakârlığa katlanalım. Bu davâ'dan vazgeç, düzenimizi bozma..." dediler.
Rasûlullah (s.a.s.):
-"Söylediklerinizden hiç biri bende yok. Beni Rabb'ım size Peygamber gönderdi,
bana kitâp indirdi. Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini size tebliğ ediyorum. İmân
ederseniz, dünya ve âhirette mutlu olursunuz. İnkâr ederseniz, Cenâb-ı Hak
aramızda hükmedinceye kadar sabredip bekleyeceğim. Putlara tapmaktan vazgeçip,
yalnızca Allah'a ibadet ediniz...." diye cevâp verdi. (70)
- "Bizim 360 tane putumuz Mekke'yi idâre edemezken bir tek Allah dünyayı nasıl
idâre eder..." diyerek gittiler.(71)
"O kâfirler, içlerinden bir uyarıcının (Peygamberin) geldiğine şaştılar. 'Bu
yalancı bir sihirbâzdır' dediler. O (Peygamber) bütün ilâhları tek bir Tanrı
mı yapmış? Bu cidden şaşılacak birşey... dediler". (Sa'd Sûresi, 4-5).
c) İlk Müslümanların
Gördükleri Eza ve Cefalar
Müşrikler, Ebû Tâlib ve Hz. Peygamberle yaptıkları görüşmelerden netice
alamayınca Müslümanlara ezâ ve işkenceye başladılar.(72)
Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman gibi kuvvetli ve itibârlı bir âileye mensup olanlara
pek ilişemiyorlardı. Fakat kimsesiz, fakir Müslümanlara, özellikle köle ve
câriyelere cihân târihinde eşine rastlanmayan vahşet derecesinde işkenceler
yapıyorlardı. Ebû Füheyke, Habbâb, Bilâl, Suhayb, Ammâr, Yâsir ve Sümeyye
bunlardandı.
Safvân b. Ümeyye'nin kölesi olan Ebû Füheyke, efendisi tarafından her gün
ayağına ip bağlanarak, kızgın çakıl ve kumlar üzerinde sürükletilirdi.
Demirci olan Habbâb, kor hâlindeki kömürlerin üzerine yatırılmış; kömürler
sönüp kararıncaya kadar, göğsüne bastırılarak kıvrandırılmıştı.
Ammâr'ın babası Yâsir, bacaklarından iki ayrı deveye bağlanıp, develer ters
yönlere sürülerek parcalanmış, kocasının bu şekilde vahşice öldürülmesine
dayanamayıp müşriklere karşı söz söyleyen Sümeyye, Ebû Cehil'in attığı bir ok
darbesiyle öldürülmüştü.(73)
Halef oğlu Ümeyye, kölesi Habeşli Bilâl'i hergün çırılçıplak kızgın kumlar
üzerine yatırır, göğsüne kocaman bir taş koyarak güneşin altında saatlerce
bırakır; Hz. Peygamber (s.a.s.)'e küfretmesi, Müslümanlığı terk etmesi için
ezâ ederdi. Birgün, ellerini ayaklarını sımsıkı bağlayarak boynuna bir ip
geçirmiş, sokak çocuklarının eline vererek çıplak vücûdunu kızgın kumlar
üzerinde Mekke sokaklarında sürütmüştü. Sırtı yüzülüp kanlar içinde kalan
Bilâl, bu durumda yarı baygın halde bile "Ehad, Ehad" (Allah bir, Allah bir)
diyordu.(74)
Anne ve babası vahşice öldürülen Ammâr, gördüğü işkencelere dayanamamış,
müşriklerin istedikleri sözleri söylemişti. Ellerinden kurtulunca, ağlayarak
Hz. Peygamber (s.a.s.)'e durumu anlatmış, Rasûlullah (s.a.s.)'de: "Sana tekrar
eziyet ederlerse; kurtulmak için yine öyle söyle" demişti."(75)
Hz. Ebû Bekir, müşrik sâhiplerinin işkencelerinden kurtarmak için, yedi tane
Müslüman köle ve câriyeyi büyük bedeller ödeyerek satın alıp âzâd etmişti.
Rasûlullah (s.a.s.)'in müezzini Bilâl bunlardandı.(76)
Hâşimîlerden çekindikleri ve Ebû Tâlib'in himayesinde olduğu için önceleri
Rasûlullah (s.a.s.)'in şahsına dokunamıyorlardı. Zamanla "mecnûn, falcı, şâir
sihirbaz" gibi sözler söylemeğe başladılar. En sonunda fırsat buldukça O'na da
hakaret, işkence ve her türlü kötülüğü yapmaktan çekinmediler. Geçeceği
yollara dikenler döküyorlar, üzerine pis şeyler atıyorlar, kapısına kan ve
pislik sürüyorlar, evinin önüne pislik atıyolardı. Bir defa Harem-i Şerifte
namaz kılarken "Ukbe b. Ebî Muayt" saldırıp boğmak istemiş, Hz. Ebû Bekir
kurtarmıştı (77) Başka bir zaman, Kâbe'nin yanında namaz kılarken, Ukbe b. Ebî
Muayt Ebû Cehil'in teşvikiyle yeni kesilmiş bir devenin iç organlarını,
secdeye vardığında üzerine atmış; kızı Fâtıma yetişip üzerindeki pislikleri
temizledikten sonra, başını secdeden kaldırabilmişti.(78) Müşriklerin
kötülükleri giderek dayanılmaz bir duruma gelmiş. Müslümanlar Mekke'de
barınamaz hâle gelmişlerdi.
--------------------------------------------------------------------------------
(67) İbn Hişâm,
1/283-284; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/63
(68) İbn Hişâm, 1/284; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/64; Târih-i Din-i islâm, 2/156
(69) İbn Hişâm, 1/287; Târih-i Din-i İslâm, 2/158
(70) İbn Hîşâm, 1/315-316; Târih-i Din-i İslâm, 2/161
(71) Târih-i Din-i İslâm, 2/163
(72) İbn Hişâm, 1/287
(73) Zâdü'l-Meâd, 2/116; Asr-ı Saâdet, 1/254
(74) Zâdü'l-Meâd, 2/116; Asr-ı Saâdet, 1/253
(75) "Kalbi imânla dolu olduğu halde, zor ve baskı altında olan kimseler
dışında, imândan sonra Allah'ı inkâr edip gönlünü küfre açan kimselere Allah
katından bir gazap vardır. Büyük azâb da onlar içindir." (en-Nahl Sûresi, 106)
anlamındaki âyet-i kerime o olaydan sonra indi.
(76) İbnü'l-Esîr, 2/66-70; Zâdü'l-Meâd, 2/117; Tecrid Tercemesi 6/ H.No
1017'nin izahı.
(77) el-Buharî, 4/240; Tecrid Tercemesi 10/45-48 (Hadis No : 1544); İbnül
Esîr, a.g.e. 2/279
(78) el-Buhârî, 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161-164 (Hadis No: 177) ve 2/377-378
(Hadis No: 314); Rasûlüllah (s.a.s.) namazını bitirdikten sonra, üç defa: "Allahım,
Kureyş'i Sana havale ediyorum" buyurmuş sonra da orada aralarında gülüşüp
istihza etmekte olan Ebû Cehil, Utbe b. Rabia, Şeybe, b. Rabia, Velid b. Ukbe
b. Ebî Muayt, Ümeyye b. Halef'i isim isim sayarak, "Allahım, şu güruhu sana
havale ediyorum" buyurmuştur. Bunların hepsi de Bedir Savaşında öldürülerek
bir çukura atıldılar. Tecrid Tercemesi, 1/161 (Hadis No: 177) ve 10/47-48
--------------------------------------------------------------------------------
3- HABEŞİSTAN'A HİCRET
"Zulme uğradıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri, and olsun ki, dünyada
güzel bir yerde yerleştiririz. Âhiret ecri ise daha büyüktür."
(en-Nahl Sûresi, 41)
a) Habeşistan'a İlk Hicret Edenler (615 M.)
Müşriklerin ezâları dayanılmaz bir hal almıştı. Müslümanlar serbestçe ibâdet
edemiyorlardı. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.s.) Müslümanların Habeşistan'a
hicret etmelerine izin verdi.
Müslümanlar Habeşistan'a iki defa hicret ettiler. İlk defa 12'si erkek, 4'ü
kadın 16 kişi Mekke Devri'nin (Peygamberliğin) 5'inci yılında (615 M.) Recep
ayında Mekke'den gizlice ayrılarak Kızıldeniz kıyısında birleştiler.
Başlarında bir reisleri yoktu. Buradan kiraladıkları bir gemi ile Habeşistan'a
geçtiler. İçlerinde, Hz. Osman, eşi Rukiyye, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b.
Avf ve Abdulllah b. Mes'ûd gibi muhterem zâtlar da vardı.(79)
b) İkinci Habeşistan
Hicreti (616 M.)
İlk hicret edenler Habeşistan'da iken inen "en-Necm Sûresi"ni Hz. Peygamber
(s.a.s.) Hârem-i Şerifte müşriklere okudu. Bitince, sûrenin sonunda "secde
âyeti" bulunduğu için, Allah'a secde etti. Bu sûrenin 19 ve 20'inci
âyetlerinde müşriklerin putlarından "Lât, Uzza ve Menât'ın" isimleri de
geçtiğinden müşrikler de Hz. Peygamber (s.a.s.)'le birlikte putları için secde
etmişlerdi. Bu olay, "Mekkeliler toptan Müslüman oldu" diye bir şâyianın
çıkmasına sebep olmuş, bu asılsız şâyia tâ Habeşistan'da duyulmuş, bu yüzden
hicret eden Müslümanlar da, Habeşistan'da üç ay kaldıktan sonra
dönmüşlerdi.(80) Müslümanlar, Habeşistan'dan döndüklerine pişman oldular.
Çünkü müşrikler zulüm ve işkencelerini daha da artırmışlardı. Bu sebeple
Müslümanlar, Mekke Devri'nin 7'inci yılında (616 M.) 77'si erkek, 13'ü kadın
olmak üzere 90 kişi 2'inci defa Habeşistan'a hicret ettiler. Bu ikinci
hicrette kafile başkanı Hz. Ali'nin ağabeyi Câfer Tayyar'dı.(81)
c) Kureyş Elçileri İle
Câfer Arasında Geçen Münâzara
Müslümanların Habeşistan'a hicreti, müşrikleri endişelendirdi. Müslümanlığın
etrâfa yayılmasından korktular. Hicret eden Müslümanların kendilerine teslim
edilmesi için Habeşistan Necâşi'si (82) Ashame'ye kıymetli hediyelerle Amr b.
Âs ile Abdullah b. Ebî Rabia'yı elçi olarak gönderdiler.(83) Necâşi
Müslümanlarla Kureyş elçilerini huzurunda karşılaştırdı. Müslümanlara:
-"Kureyşliler elçi göndermişler, sizi geri istiyorlar, ne dersiniz" diye
sordu. Müslümanların reisi Câfer ayağa kalkarak:
-"Ey hükümdar, sorunuz onlara, biz onların kölesi miyiz?"
Kureyş delegeleri adına Âs oğlu Amr (Amr b.Âs) cevâp veriyordu:
-Hayır, hepsi hürdür.
-Onlara borcumuz mu var?
-Hayır, hiç birinde alacağımız yok.
-Kısas edilmemiz için, onlardan öldürdüğümüz kimse var mı?
-Öyle bir isteğimiz yok.
-O halde bizden ne istiyorlar?
Amr cevap verdi:
-"Bunlar atalarımızın dininden çıktılar, ilâhlarımıza hakaret ettiler,
gençlerin inançlarını bozdular, aramıza ayrılık soktular."
Bu iddialara karşı Câfer:
-"Ey hükümdar, biz câhil bir kavimdik. Taştan, ağaçtan yaptığımız putlara
tapıyorduk. Kız çocuklarımızı diri diri taprağa gömüyor, ölmüş hayvanların
leşlerini yiyorduk. İçki, kumar, fuhuş ve hertürlü ahlâksızlığı yapıyorduk.
Hak hukuk tanımıyorduk. Kuvvetliler zayıfları eziyor, zenginler fakirlerin
sırtından geçiniyordu.
Cenâb-ı Hakk bizim hidâyetimizi diledi. İçimizden soyu-sopu, asâleti, ahlâk,
fazilet ve dürüstlüğü hakkında kimsenin kötü söz edemeyeceği bir Peygamber
gönderdi. O bizi puta tapma zilletinden kurtardı. Tek, Allah'ı tanıttı. Yalnız
O'na kulluğa çağırdı. Bütün ahlâksızlıklardan uzaklaştırdı. Doğru söylemeği,
emâneti gözetmeyi, akrabalık haklarına riâyeti, komşularla hoş geçinmeyi
öğretti. Yalan söylemeği, yetim malı yemeği, haksızlık etmeği yasakladı.
Biz O'na inandık. O'nun gösterdiği Hak Dini kabûl ettik. Bu yüzden kavmimizin
hakaret ve işkencelerine uğradık. Fakat dinimizden dönmedik. Dayanamaz hâle
gelince onlardan kaçıp, sizin himâyenize sığındık..." dedi. Kur'ân-ı Kerim'den
âyetler okuyarak herkesi heyacâna getirip ağlattı.(84) Hz. İsâ ve Meryem'le
ilgili olarak:
"Meryem çocuğu alıp kavmine getirdi. Onlar: Meryem, utanılacak bir şey yaptın.
Ey Harûn'un kızkardeşi, baban kötü bir kimse değildi, annen de iffetsiz
değildi... dediler. Meryem çocuğu gösterdi: Biz beşikteki çocukla nasıl
konuşabiliriz... dediler. Çocuk: Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum, bana kitap
verdi ve beni Peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübârek kıldı.
Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekât vermemi ve anneme iyi davranmamı
emretti, beni bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum günde, öleceğim günde ve
dirileceğim günde bana selâm olsun.. dedi".
İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu İsâ gerçek söze göre budur."
(Meryem Sûresi, 27, 34)
Bu âyetleri dinleyen Habeş hükümdarı:
-"Allah'a yemin ederim ki, bu sözler Hz. İsây'a gelen sözlerle aynı
kaynaktan," dedi ve Kureyş elçilerinin teklifini reddetti.(85)
Ertesi gün, Amr Necâşi'nin huzuruna çıkarak:
-"Onlar Hz. İsâ hakkında yakışıksız sözler söylüyorlar", diyerek hükümdarı
tahrik etmek istedi. Çünkü Habeş Necâşisi Ashame Hırıstiyandı.
Bu idiaya karşı Câfer:
-"Biz, Hz. İsâ hakkında Cenâb-ı Hak Kur'ân'da ne bildirmişse ancak onu
söyleriz" dedi ve sonra şu anlamdaki âyeti okudu.
"Meryem oğlu İsâ Mesih, Allah'ın Peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir.
O, Allah tarafından bir rûhdur..." (en-Nisâ Sûresi, 171)
Bunun üzerine Necâşi yerden bir çöp alıp göstererek:
"-Hz. İsâ'nın dedikleri ile sizin söyledikleriniz arasında şu çöp kadar bile
fark yok. Sizi ve Peygamberinizi tebrik ederim. Şehâdet ederim ki, O zât, hak
Peygamberdir. O'nu Hz İsâ müjdelemişti..." dedi. Sonra, Kureyş elçilerine:
"-Peygamberlerini yalanlayan kavmin hediyesi bana lâzım değil," diyerek
getirdikleri hediyeleri geri verdi.(86)
Habeşistan'da Müslümanlar güven içinde kaldılar. Bunlardan bir kısmı,
Müslümanlar Medine'ye hicret edince Medine'ye gittiler (622 M.). Bir kısmı
Hudeybiye barışına kadar orada kaldılar. (628 M.) Câfer'in başkanlığında son
16 kişilik kafile ise Hayber'in fethi esnâsında Medine'ye döndü. (628 M.)
--------------------------------------------------------------------------------
(79) İbn Hişâm,
2/344-353; İbnü'l-Esir, a.g.e., 2/76-77; Zâdü'l-Meâd, 2/117
(80) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/77; İbn Hişâm, 2/3; Zâdü'l-Meâd, 2/118
(81) İbnü'l-Esîr, a.g.e, 2/78.
(82) "Necâşi", Habeş hükümdârlarının ünvanıdır.
(83) İbn Hişâm, 1/356-357; İbnü'l-Esîr, 2/79; Zâdü'l-Meâd, 2/121
(84) İbn Hişâm, 1/359-360; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/79-81; Târih-i Din-i İslâm,
2/216-218
(85) İbn Hişâm, 1/360; Târih-i Din-i İslâm, 2/221
(86) İbn Hişâm, 1/361-362; İbnü'l-Esîr, 2/81
--------------------------------------------------------------------------------
4- HZ. HAMZA VE HZ.
ÖMER'İN MÜSLÜMAN OLMALARI
a) Hz. Hamza'nın Müslüman Olması
Hamza, Peygamberimizin amcalarındandır. Süveybe'den O da emdiği için,
Rasûlullah (s.a.s.) ile süt kardeştir. Mekke Devri'nin 6'ıncı (616 M.) yılında
Müslüman olmuştur.
Peygamberimiz bir gün "Safâ" tepesinde otururken yanından Ebû Cehil geçti.
Rasûlullah (s.a.s.)'e çirkin sözlerle hakarette bulundu. Peygamberimiz hiç bir
karşılık vermedi.
Hamza o gün ava gitmişti. Dönüşünde, bir câriye, olayı Hamza'ya anlattı. Hamza
henüz Müslüman olmamıştı. Yeğenine hakaret edilmesine dayanamadı, silahını
çıkarmadan, derhal Kureyşin toplantı yerine gitti. "Kardeşimin oğluna hakaret
eden sen misin?" diyerek yayı ile Ebû Cehil'in kafasına vurup yaraladı. Ebû
Cehil, "Hamza Müslüman oluverir" korkusu ile ses çıkarmadı. (87) Ebû
Cehil'den, Peygamberimize yaptığı hakaretin öcünü alan Hamza, Rasûlullah
(s.a.s.)'e giderek O'nu teselli etmek istedi. Rasûlullah (s.a.s.)'in ancak
imân etmesi ile memnûn olacağını söylemesi üzerine, şehâdet getirip Müslüman
oldu.(88)
Hz. Hamza son derece cesûr, kuvvetli, gözünü budaktan sakınmaz bir kişiydi.
Kendisinden üç gün sonra da Ömer Müslüman oldu. Bu ikisinin Müslüman
olmalarıyla, Müslümanlar büyük destek buldular.
b) Hz. Ömer'in Müslüman
Olması
Hz. Hamza'nın İslâm'ı kabûlü, Müslümanları sevindirmiş fakat müşrikleri
telaşlandırmıştı. Kureyş ileri gelenleri "Dârü'n-Nedve" de toplandılar.
"Bunlar gittikce çoğalıp kuvvetleniyorlar, çabuk çâresine bakmazsak, ileride
önünü alamayacağımız tehlikeler doğar... Buna kesin çâre bulmalayız" dediler.
Çeşitli teklifler ortaya atıldı. Ebû Cehil:
"-Muhammed (s.a.s.)'i öldürmekten başka çıkar yol yok. Bu işi yapana şu kadar
deve ve altın verelim," deyince Ömer ayağa kalktı:
"-Bu işi ancak Hattâb oğlu yapar"? dedi. Ömer alkışlar arasında yola çıktı.
Silahlarını kuşanıp giderken yolda Abdullah oğlu Nuaym'e rastladı. Nuaym:
"-Nereye böyle ya Ömer"? diye sordu. Ömer:
"-Araplar arasına ayrılık sokan Muhammed'in vücûdunu ortadan kaldırmağa"...
diye cevâp verdi.
"-Ya Ömer, sen çok zor bir işe kalkışmışsın. Müslümanlar Muhammed (s.a.s.)'in
etrafında pervane gibi dönüyor, seni O'na yaklaştırmazlar. Yapabildiğini kabûl
etsek, Hâşimoğulları seni yaşatmazlar"... dedi. Ömer bu sözlere kızdı.
"-Yoksa sen de mi onlardansın"? diye çıkıştı. Nuaym:
"-Sen benden önce kendi yakınlarına bak. Enişten Saîd ile kız kardeşin Fâtıma
Müslüman oldular," dedi.
Ömer buna hiç ihtimâl vermedi. Fakat içine düşen şüpheyi gidermek için, yolunu
değiştirip doğru eniştesi Saîd b. Zeyd'in evine vardı. Bu esnâda içeride
Kur'ân-ı Kerîm okunuyordu. Ömer, kapı önünde okunanları işitti. Kapıyı
kırarcasına vurdu.
İçerdekiler Ömer'i görünce telaşlandılar. Ömer'in İslâm'a olan düşmanlığını
biliyorlardı. Hemen Kur'ân sahifesini sakladılar ve kapıyı açtılar. Ömer:
-"Nedir o okuduğunuz şey"? diye bağırdı. Eniştesi:
-"Bir şey yok", diye cevap verdi. Ömer:
-"İşittiklerim doğruymuş" diyerek, hiddetle eniştesinin üzerine atıldı. Araya
giren kız kardeşinin, bir tokatla yüzünü kan içinde bıraktı. Canı yanan
kızkardeşi Fâtıma:
-"Ya Ömer, Allah'tan kork. Ben ve eşim Müslüman olduk, bundan gurur duyuyoruz
ve senden korkmuyoruz. Öldürsen de dinimizden dönmeyiz"... dedi ve şehâdet
getirdi. Yüzü kan içindeki kız kardeşinin bu hâli ve sözleri Ömer'i sarstı,
kalbinde bir yumuşama başladı, âdeta yaptıklarına pişmandı. Olduğu yere
oturdu:
-"Hele şu okuduğunuz şeyi getirin, göreyim", dedi. Kız kardeşi Kur'ân-ı Kerîm
sahifesini O'na verdi. Bu sahife "Tâ Hâ" veya "Hadîd" Sûresinin ilk
âyetleriydi. Ömer büyük bir ilgi ile sahifeyi okumaya başladı.
"Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ı tesbîh ederler. Yegâne galip ve
hikmet sahibi olan O'dur. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur, hem
diriltir, hem öldürür. O her şeye hakkıyla kâdirdir. O her şeyden öncedir.
Kendisinden sonra hiç bir şeyin kalmayacağı Son'dur, varlığı aşikârdır, gerçek
mâhiyeti insan için gizlidir, O her şeyi bilir"... (el- Hadîd Sûresi, 1-3)
Ömer bu âyetleri okuduktan sonra derin bir düşünceye daldı. Allah Kelâmı'nın
yüksek mânâ ve fesâhati onun kalbine işlemişti. "Göklerde ve yerde olan şeyler
hepsi Allah'ın, bizim putlarımızın bir şeyi yok...," diye düşündü. "Beni
Rasûlullah (s.a.s.)'in yanına götürün" dedi O esnada Hz. Peygamber (s.a.s.)
Safâ semtinde Erkâm'ın evindeydi.
Ömer'in silahlı olarak geldiğini gören Müslümanlar telaşlandılar. Yalnızca,
Hz. Hamza:
-İyilik için gelirse ne âlâ, aksi halde geleceği varsa, göreceği de var,
telâşa gerek yok... dedi. Sağından ve solundan iki kişi tutarak Rasûlullah
(s.a.s.)'in huzuruna götürdüler. Ömer, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in önünde diz
çökerek şehâdet getirdi. Orada bulunanlar sevinçlerinden hep birden tekbir
getirdiler. Safâ tepesinde yükselen "Allâhü Ekber" sadâsı ile Mekke ufuklarını
çınlattılar.(89)
Ömer:
-"Kaç kişiyiz"? diye sordu.
-"Seninle 40 olduk," dediler. Ömer:
-"O halde ne duruyoruz"? Hemen çıkalım, Harem-i Şerîf'e gidelim, dedi. Bütün
Müslümanlar toplu halde Kâbe'ye gittiler.
Kureyş, Dâru'n-Nedve'de sonucu merak içinde beklemekteydi. Müslümanların toplu
halde Harem-i Şerîf'e ilerlediğini görünce:
-"İşte Ömer, hepsini önüne katmış getiriyor... " dediler.
Ömer Kureyşlileri görünce:
-"Beni bilen bilsin, bilmeyen öğrensin, Ben Hattab oğlu Ömer'im. İşte Müslüman
oldum..." dedi ve şehâdet getirdi. Kureyşliler şaşkına döndüler. Her biri bir
tarafa savuştu.
Müslümanlar ilk defa Harem-i Şerîfte saf olup topluca namaz kıldılar.(90)
Hamza ve Ömer'in Müslüman olmalarıyla, İslâm'ın yayılması hız kazandı. Daha
önce 6 yılda sayıları ancak 40 kişiye ulaşabilmişken bir yıl sonra
Müslümanların sayısı 300'ü geçmiş, bunlardan 90 kişi Habeşistan'a hicret
etmişti.
--------------------------------------------------------------------------------
(87) İbn Hişâm,
311-312; İbnü'l-Esîr, 2/83
(88) Târih-i Dini İslâm, 2/228
(89) İbn Hişâm, 1/366-371; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/84-87
(90) Târih-i Din-i İslâm, 2/238-239
--------------------------------------------------------------------------------
5- MÜŞRİKLERİN BOYKOT
İLÂNI
a) Müslümanların Muhâsaraya Alınması (616 M.)
Mekke müşrikleri, İslâm nûrunun sönmesi için , ellerinden gelen her şeyi
yaptılar. Alay, hakaret ve işkencenin her çeşidini denediler. Bütün bunlar
İslâm'ın yayılmasına, Müslümanların sayılarının günden güne artmasına engel
olamıyordu.
Mekke Devri'nin 7'nci yılı (616 M.) Muharrem ayında Kureyş ileri gelenlerinden
40 kişi Ebû Cehil'in başkanlığında toplandılar. Hâşim oğullarıyla alış-veriş
yapmamağa, kız alıp-vermemeğe, görüşüp buluşmamağa, ekonomik ve sosyal her
türlü ilişkiyi kesmeğe karar verdiler. Bu kararı bir ahidnâme şeklinde yazıp
mühürlediler ve bir beze sararak Kâbe'nin içine astılar. Böylece Müslümanları
canlarından bezdirip Hz. Peygamberin kendilerine teslim edileceğini umdular.
Karara aykırı hiç bir şey yapmayacaklarına dâir yemin ederek karar hükümlerini
müsâmahasız uygulamağa başladılar.(91)
Bu karardan sonra, şurada-burada dağınık halde olan bütün Müslümanlar Ebû
Tâlib mahallesi'nde Hâşimî'lerle birleştiler. Ebû Leheb, Hâşimî'lerden olduğu
halde, müşriklerle beraber oldu ve mahalleden çıktı. Ebû Tâlib, Müslüman
olmadığı halde, Müslümanların başına geçti. Hz. Peygamber de üç yıldan beri
ikamet etmekte olduğu Erkâm'ın evinden, Ebû Tâlib Mahallesine taşındı.
Müslümanlar burada üç yıl (616-619 M.) abluka altında kaldılar.
b) Acıklı Günler
Müslümanlar abluka altında kaldıkları bu üç yıl içinde çok sıkıntı çektiler.
Yeteri kadar erzâk temin edemedikleri için, açlıktan ağaç yapraklarını
yediler. Bazı küçük çocuklar, gıdasızlıktan öldü. Ebû Cehil gece-gündüz Ebû
Tâlib Mahallesi'ne girip çıkanları kontrol ediyor, mahalleye gizlice yiyecek
maddesi sokulmasına imkân vermiyordu. Hamza ve Ömer gibi cesûr olanların
dışında kimse çarşıya çıkıp alış-veriş yapamıyordu. Sa'd İbn Ebî Vakkas, bir
defa bulduğu bir deri parçasını ıslatmış, ateşte kavurarak yemişti. Kadınların
ve çocukların açlıktan feryatları mahalle dışından duyuluyordu. Müslümanlar
yıllık yiyecek ve diğer ihtiyâçlarını ancak "eşhür-i hurum" denilen kan
dökülmesi yasak dört ayda (Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep) temin etmeğe
çalışıyorlardı. Peygamber Efendimiz de dâvet ve tebliğ vazifesini, özellikle
Mekke'ye dışarıdan gelenlere ancak bu aylarda yapabiliyordu. Müslümanlar üç
yıl süren bu boykot esnâsında dayanılmaz sıkıntılara katlandılar. Fakat Kureyş
bundan da hiç bir netice alamadı.
c) Boykot Anlaşması'nın
Yırtılması
Müslümanların bu acıklı durumu müşriklerden bazı insaflı kimseleri de rahatsız
etmeğe başladı. Hişâm b. Amr, Züheyr b. Ebî Ümeyye, Mut'im b. Adıy, Ebu'l-Bahterî,
Zem'a b. Esved ve Adıy b. Kays bu kararı bozmak üzere anlaştılar.(92)
Kureyş'in toplu bulunduğu bir anda Harem-i Şerîf'e gittiler. İçlerinden Züheyr:
-"Ey Kureyş topluluğu, şu yaptığımız şey, insanlığa yakışmaz. Biz her imkândan
yararlanırken, bizim kabilemizin bir kolu olan Hâşimoğullarının aç bırıkılması
insâfla bağdaşmaz. Bu kararın bozulması gerekir... Yemin ederim ki bu zâlim
ahidnâme yırtılmadıkça buradan ayrılmıyacağım." diye söze başladı. Ebû Cehil,
Züheyr'i susturmak istediyse de, diğerleri de onu destekledikleri için
muvaffak olamadı.(93)
Esâsen Kâbe' ye astıkları bu ahidnâmenin ağaç kurtları tarafından yendiğini
Hz. Peygamber (s.a.s.) haber vermişti. Bir köşede oturmakta olan Ebû Tâlib de:
-"Gidin, bakın. Eğer yeğenimin sözü doğru çıkmazsa ben her istediğinize
râzıyım. Ama doğru ise sizin de bu zulme son vermeniz gerekir." demiş, bu
haber bütün Mekke'de yayılmıştı. Gerçekten, ahidnâmeyi yırtmak için ellerine
aldıklarında, bütün yazıların kurtlar tarafından yenilmiş olduğunu
gördüler.(94) Müslümanlar Mekke Devri'nin 10'uncu yılında böylece bu korkunç
boykottan kurtulmuş oldular.
--------------------------------------------------------------------------------
(91) el-Buhârî, 2/158;
Tecrid Tercemesi, 6/132 (Hadis No: 786); İbnü'l-Esîr, 2/87; Târih-i Din-i
İslâm, 2/243-246; İbn Kayyım, Zâdü'l-Meâd, 2/122
(92) İbn Hişâm, 2/14-17; İbnü'l-Esîr, 2/ 88; Târih-i Din-i İslâm, 2/200-252
(93) İbn Hişâm, 2/15-16; İbnü'l-Esîr, 2/89.
(94) İbn Hişâm, 2/16; İbnü'l-Esîr, 2/89-90; Zâdü'l-Meâd, 2/123; Tecrid
Tercemesi, 6/133
--------------------------------------------------------------------------------
IV- HÜZÜN YILI (Nübüvvet'in 10.Yılı)
1- İKİ BÜYÜK ACI;
EBÛ TÂLİB VE Hz. HATİCE'NİN VEFATLARI
Müslümanlar ablukadan kurtuldukları için sevindiler. Çektikleri sıkıntıları
unutmağa başladılar. Fakat sevinçleri uzun sürmedi. Boykotun kalkmasından 8 ay
kadar sonra, iki büyük acı ile karşılaştılar. Mekke Devri'nin 10'uncu yılı
Şevvâl ayında önce Ebû Tâlib, üç gün sonra da Hz. Hatice vefât etti.(95/1)
Ebû Tâlib, Müslüman olmamıştı.(95/2) Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.)'e son derece
bağlıydı. O'nu çok seviyor, bu yüzden her fedâkârlığa katlanarak, müşriklerden
gelecek kötülüklere karşı O'nu koruyordu. Ölürken bile, Hâşimoğullarına, "O'na
bağlı kalmalarını, uğrunda her fedâkârlığı yapmalarını, sözünden
çıkmamalarını" vasiyyet etmişti.
Hz. Hatice O'nun gam ortağı, şefkatli bir hayat arkadaşıydı. En sıkıntılı
anlarında O'nu teselli ediyor, bütün varlığı ile O'na destek oluyordu.
En büyük desteği olan, sevdiği iki insanı peşpeşe kaybettiği için Rasûlullah
(s.a.s.) çok üzüldü. Bu sebeple Mekke Devri'nin 10'uncu yılına "Senetü'l-huzn"
(Hüzün yılı ) denildi.
Müşrikler, Ebû Tâlib'in sağlığında, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şahsına pek
ilişemiyorlardı. O'nun ölümünden sonra, Rasûlullah (s.a.s.)'in şahsına da her
türlü kötülüğü yapmağa başladılar. Bir defa, Kâbe'de namaz kılarken, Ebû
Cehil'in teşvîki ile Ebû Muayt oğlu Ukbe, yeni kesilmiş bir devenin
barsaklarını getirip, secdede iken üzerine koymuş, Rasûlullah (s.a.s.) başını
secdeden kaldıramamıştı. Kızı Fâtıma yetişerek, üzerini temizlemiş, Rasûlullah
(s.a.s.) namazını bitirdikten sonra etrâfında gülüşen müşrikleri işâret ederek
üç defa:
-"Allah'ım Kureyşten şu zümreyi sana havâle ediyorum" dedikten sonra:
"Ebû Cehil'i, Ebû Muayt oğlu Ukbe'yi, Haccâc oğlu Şu'be'yi, Rabîa'nın oğulları
Utbe ve Şeybe'yi, Halef'in oğulları Übeyy ve Ümeyye'yi, sana havâle ediyorum."
diye isimlerini birer birer saymıştı. Rasûlullah (s.a.s.)'in isimlerini
saydığı bu azılı müşriklerin hepsi de Bedir Savaşı'nda katledilip, leşleri
Bedir'deki "Kalîb" denilen kuyuya atılmıştır.(96)
2- TÂİF YOLCULUĞU (620
M.)
a) Hz. Peygamber'in Tâif'te Karşılanışı
Kureyş'in zulümleri artık katlanılamaz bir duruma gelmişti. Bu yüzden Hz.
Peygamber (s.a.s.) Mekke Devri'nin 10'uncu yılı (620 M.) Şevvâl ayında, yanına
evlâtlığı Hârise oğlu Zeyd'i de alarak Tâif'e gitti. Tâiflileri "Hak Din"e
dâvet edecekti.
Tâif'te Sakiyf Kabîlesi vardı, onlar da putperestti. Rasûlullah (s.a.s.) 10
gün kadar, onlara İslâm'ı anlatmağa çalıştı, ileri gelenleri ile görüştü. Hiç
biri Müslüman olmadığı gibi, "Senden başka Peygamberlik gelecek kimse kalmadı
mı?" diye alay ettiler "Memleketimizden çık da nereye gidersen git.." diye
Allah sevgilisini kovup hakaret ettiler. Tâif'ten ayrılırken de çoluk çocuğu
ve ayak takımı düşük tabîatlı kişileri yolun iki tarafına sıralayıp
taşlattılar. Rasûlullah (s.a.s.)'in ayakları, atılan taşlarla yara-bere içinde
kaldı, ayakkabıları kanla doldu. Ayaklarındaki yaraların verdiği acıdan
yürüyemez hâle gelip oturmak istedikçe, zorla kaldırıp yaralı ayaklarını
taşlamağa devâm ediyorlar, bu yürekler parçalayan acıklı hâline gülüp
eğleniyorlardı. Vucûdunu atılan taşlara siper eden evlâtlığı Zeyd, bir kaç
yerinden yaralandı. Rasûlullah (s.a.s.) hayâtı boyunca karşılaştığı
sıkıntılardan en büyüğünü o gün yaşamıştı. Nihâyet Rabîa'nın oğulları Utbe ve
Şeybe'nin yol üstündeki bağına sığınarak ayak takımının tâkiplerinden
kurtulabildi. Burada bir çardağın gölgesinde, ellerini kaldırıp şu hazîn duâyı
yaptı:
-"İlâhi, kuvvetimin za'fa uğradığını, çâresizliğimi, halkın gözünde hor ve
hakîr görüldüğümü ancak sana arzederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi,
herkesin zayıf görüp de dalına bindiği bîçârelerin Rabbı sensin, İlâhî, huysuz
ve yüzsüz bir düşmanın eline beni düşürmeyecek, hatta hayâtımın dizginlerini
eline verdiğim akrabamdan bir dosta bile bırakmayacak kadar bana
merhametlisin.
Yâ Rabb, eğer bana karşı gazablı değilsen, çektiğim belâ ve sıkıntılara hiç
aldırmam, fakat senin esirgeyiciliğin bunları da göstermeyecek kadar geniştir.
Yâ Rabb gazabına uğramaktan, rızandan mahrûm kalmaktan, senin karanlıkları
aydınlatan, din ve dünya işlerini dengeleyen yüzünün nûruna sığınırım. Râzı
oluncaya kadar işte affını diliyorum. Bütün kuvvet ve kudret ancak
seninledir..." (97)
Görüldüğü üzere yapılan bunca ezâ ve cefâya rağmen bedduâ etmemiş, hatta yolda
Mekke'ye iki konak mesâfede "Karn" denilen yerde kendisine Cebrâil gelerek:
-"Ey Allah'ın Rasûlü, Allah kavminin sana söylediklerini işitti, yaptıklarını
gördü, sana şu Dağlar Meleği'ni gönderdi. Kavmin hakkında ne dilersen, bu
meleğe emredebilirsin..." dedi. Dağlar emrine verilmiş olan melek de kendisini
selâmladıktan sonra:
-"Ya Muhammed, emrine hazırım. (Ebû Kubeys ile Kayakan denilen) şu iki yalçın
dağın Mekkeliler üzerine devrilip, birbirine kavuşarak müşrikleri tamâmen
ezmelerini istersen emret..." dedi. Fakat Rasûlullah (s.a.s.):
-"Hayır, onların ezilip yok olmalarını değil, Rabbımın bu müşriklerin
sulbünden, O'na hiç bir şeyi ortak kılmayan ve yalnız Allah'a ibâdet eden bir
nesil meydana getirmesini istiyorum..." demiştir.(98)
Rabîa'nın oğulları, Peygamber Efendimizin acıklı hâlini gördüler. Hıristiyan
köle Addâs ile O'na bir salkım üzüm gönderdiler. Rasûlullah (s.a.s.)
"Bismillah..." diyerek üzümü yemeğe başlayınca, Addâs hayretle:
-"Bu bölge halkı böyle söz söylemezler, onlar Allah adını anmazlar", dedi. Hz.
Peygamber ona nereli olduğunu sordu. Addâs:
-"Ninovalıyım, Hıristiyanım", diye cevâp verdi. Rasûlullah(s.a.s.):
-"Demek kardeşim Yunus Peygamberin memleketindensin".... dedi. Addâs:
-Sen Yûnus'u nerden biliyorsun? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.):
-Yûnus benim kardeşim, O'da benim gibi Peygamberdi, dedi. Daha sonra Rasûl-i
Ekrem Addâs'a İslâmiyeti anlattı. Addâs da orada Müslüman oldu.(99)
Hz. Muhammed (s.a.s.) en zor ve en sıkıntılı anlarında bile Peygamberlik
görevini ihmâl etmiyordu.
b) Mekke'ye Dönüş
Rasûl-i Ekrem'in himâyesiz Mekke'ye girmesi imkânsızdı. Esasen, hayâtı
tehlikede olduğu için Mekke'den Tâif'e gitmişti. Bu sebeple dönüşte, Hira
(Nûr) Dağına çıkarak, Kureyşin hatırı sayılır büyüklerinden Adiyy oğlu
Mut'im'e haber gönderdi. O'nun himâyesinde gece vakti Mekke'ye girdi. Kâbe'yi
tavâf edip Hârem-i Şerif'de iki rek'at namaz kıldıktan sonra evine döndü. Arap
âdetlerine göre, bir kimse himâyesine aldığı kişiyi korumağa mecburdu. Bu
sebeple, Mut'im ve çocukları silahlanıp Kâbe'nin dört bir tarafını tuttular.
Peygamber Efendimizin Mekke'ye girip serbestçe tavâf etmesini ve evine
gitmesini sağladılar.(100) (620 M.)
Mut'im, Bedir savaşında müşrik olarak öldü. Peygamber Efendimiz, Mut'im'in bu
iyiliğini unutmamış, Bedir esirlerinin kurtarılması için Medine'ye gelen oğlu
Cübeyr b. Mut'im'e:
- "Eğer senin o ihtiyar baban, sağ olsaydı da bu murdar herifleri benden
isteseydi, hepsini ona bağışlardım." demişti. (101)
--------------------------------------------------------------------------------
(95/1) Zâdü'l-Meâd, 2/123; İbn-Hişâm, 2/57-58; İbnü'l-Esîr, 2/90-91 (Hz.
Hatice'nin Ebû Tâlib'den 50-55 gün kadar sonra vefât ettiği rivâyeti de
vardır.)
(95/2) Ebû Talib ile Hz. Peygamber (s.a.s.)in anne ve babasının ehli necattan
olup olmadığı hakkında bkz. Tecrid Tercemesi 4/679-703 (Hadis No: 665 ve
izahı) ve 10/57-59 (Hadis No: 1549)
(96) Bkz. el- Buhârî 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161 (Hadis No: 177) ve 2/377
(Hadis No : 314) ve 10/45, (Hadis No: 1544)
(97) Bkz. Tecrid Tercemesi, 2/614 (431 No'lu Hadis ve açıklaması) İbn; Hişâm,
2/61; İbnü'l-Esîr, 2/91-92; Zâdü'l-Meâd, 2/123-124.
(98) Bkz. el-Buhârî 4/83; Tecrid Tercemesi, 9/ 35 (Hadis No: 1333); Zâdü'l
Meâd, 2/124
(99) İbn-Hişâm, 2/62; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/92
(100) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/92-93; Zâdü'l-Meâd, 2/124; Târih-i Din-i İslâm,
2/278-279
(101) Buhârî, 5/20; Tecrid Tercemesi, 10/170 (Hadis No: 1574)
--------------------------------------------------------------------------------
V- KABÎLELERİ İSLÂMA DÂVET ve AKABE BÎATLARI
1- KABÎLELERİ İSLÂMA
DÂVET
Hz. Peygamber (s.a.s.) Tâif'e Şevvâl ayında gitmişti. Dönüşünde "eşhür-i
hurum" denilen kan dökülmesi yasak aylardan Zilkade girmiş hac mevsimi
başlamıştı.
Rasûlullah (s.a.s.) Hac mevsiminde Mekke yakınlarında kurulan Ukaz, Mecenne,
Zülmecâz.. gibi panayırlara gidiyor, oralarda toplanan diğer Arap
kabîleleriyle görüşüyor, onlara Kur'ân-ı Kerîm okuyor, Hak Dini tebliğe
çalışıyordu.
Kureyşin ileri gelenleri Müslümanlığın Mekke dışında, diğer kabîleler arasında
yayılmasından endişeye düştüler. Rasûlullah (s.a.s.)'in gayretlerini boşa
çıkarmak, O'nun sözlerine diğer kabîlelerin değer vermelerini önlemek için
çâre aradılar. "Hz. Muhammed (s.a.s.) için ne diyelim?..." diye düşündüler.
İçlerinden en isâbetli karar verdiğini kabûl ettikleri Muğire oğlu Velîd'den
bu konuda yardım istediler.
Velîd, edebiyatın her çeşidinden anlayan, pek çok şâir ve hatibin düşünce ve
bilgisinden yararlandığı son derece zeki, zengin ve itibârlı bir yaşlıydı.
Rasûlullah (s.a.s.) ile görüşerek O'ndan Kur'ân-ı Kerîm dinledikten sonra
kanaatini şöyle özetledi.
- "Ben şiirin her çeşidini bilirim. Muhammed'den dinlediklerim şiir değil. O
halde O'na şâir denilemez. Dinlediklerim, nesir de değil. O sözlerdeki
güzellik ve belâgat hiç bir sözde bulunmaz.
Muhammed (s.a.s.)'e sihirbaz veya falcı da diyemeyiz. Çünkü sözlerinin sihir
ve fal ile bir ilgisi yok. Mecnûn veya deli de denilemez. Çünkü bu takdirde
size kimse inanmaz. Bu derece güzel sözleri, değil bir delinin, akıllı
kimselerin bile söyleyebilmesi mümkün değildir. Muhammed (s.a.s.)'e sihirbâz
da diyemezsiniz. Çünkü okuyup üflemiyor, düğüm bağlamıyor, sihirle ilgili hiç
bir şey yapmıyor..."
- "O halde ne diyeceğiz?" diye sordular.
- "Ne diyeceğinizi bilemem. Fakat sizin isnâd ettiğiniz, (şâir, falcı, mecnûn,
sihirbâz.. gibi) sözlerin hiç biri O'na uymuyor. O'nda böyle vasıflar yok.
Kimseyi bu sözlere inandıramazsınız..." dedi.
Fakat, Velîd ertesi gün:
- "O'na sihirbâz demek, başka sıfatlardan daha uygun. Çünkü sözleri kardeşi
kardeşten ayırıyor. Akraba arasına ayrılık sokuyor. Bu sebeple O'nun sözleri
sihir ve büyüden başka bir şey değil. O'na sihirbâz deyin." dedi. (102)
Kur'ân-ı Kerîm Velîd'in bu tutumunu şöyle anlatır:
-"Çünkü o, düşündü, ölçtü, biçti. Canı çıkası ne biçim ölçtü biçti... Sonra
baktı (düşündü), sonra kaşlarını çattı, suratını astı. Sonra da sırt çevirip
büyüklük tasladı. Bu sâdece öğretilen bir sihirdir, bu Kur'ân yalnızca bir
insan sözüdür" dedi... (el-Müddessir Sûresi, 18-25)
Böylece O'na "sihirbâz, büyücü" demeğe karar verdiler. Rasûlullah (s.a.s.)
kiminle, hangi toplulukla görüşse, arkasından gidip:
Sakın O'nu dinlemeyin, sözlerine kanmayın. Büyücüdür, kardeşi kardeşten
ayırır... diye propaganda yapıyorlardı.(103) Fakat müşriklerin bütün çabaları
İslâm nûru'nun yayılmasını önleyemeyecekti.
"Allah'ın nûrunu ağızlarıyle söndürmek isterler. Oysa, kâfirler istemese de
Allah nûrunu mutlaka tamamlayacaktır." (et-Tevbe Sûresi, 32)
2- AKABE BİATLARI
Zilhicce (621 ve 622 M.)
a) Akabe Görüşmeleri
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz Hac mevsimlerinde, Mekke yakınlarında kurulan
panayırlara gelen, Kâbe'yi ve putlarını ziyâret eden kabîleler arasında
dolaşıyor, onlara Kur'ân okuyor, onları İslâm'a dâvet ediyordu. Bir gün
Mekke'nin kuzeyinde, Mekke ile Mina arasında "Akabe" denilen bir tepede altı
kişilik bir topluluğa rastladı. Bunlar, Medine'den "Hazrec" kabîlesinden
idiler.(104) Rasûlullah (s.a.s.) onlarla konuştu. Kur'an-ı Kerîm okudu, İslâm
Dini'ni anlattı ve onları Müslümanlığa dâvet etti.
Medine'deki "Evs" ve Hazrec" adlı Arap kabîleleri ile "ehl-i kitâb" olan
Yahûdiler arasında eskiden beri geçimsizlik vardı. Ne zaman aralarında bir
tartışma veya kavga çıksa, putperest olan Evs ve Hazreçlilere Yahûdîler:
Yakında bir Peygamber gelecek, biz O'na uyar, kuvvetleniriz, öcümüzü sizden o
zaman alırız.. derlerdi. Medine'liler yakında bir Peygamber geleceğini yaşlı
kimselerden de sık sık duyuyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.s.), onları yeni dine
dâvet edince birbirlerine bakıştılar. "Yahûdilerin bekleyip durdukları,
yaşlıların haber verdikleri Peygamber işte budur, biz Yahûdîlerin önüne
geçelim..." diyerek, kelime-i şehâdet getirip, hemen Müslüman oldular.(105)
Mekke Devri'nin 10'uncu yılının Zilhicce ayında (Nisan 620 M.) gerçekleşen bu
olaya "Birinci Akabe Görüşmesi", burada İslâm'ı kabûl eden altı kişiye de "İlk
Medineli Müslümanlar" denir.(106)
Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Medine'liler arasında, hac mevsimlerinde "Akabe"
tepesinde yapılan görüşmeler, Mekke Devri'nin 10-11 ve 12'inci yıllarında
olmak üzere üç defa oldu 11 ve 12'inci yıllardaki görüşmelerde "Bîat" da
yapıldı. Bu sebeple, Akabe görüşmelerinin sayısı üç; Akabe Bîatları'nın sayısı
iki'dir.
b) Birinci Akabe Bîatı
(Zilhicce 621 M.)
Akabe Tepesinde Hz. Peygamber (s.a.s.)'le görüşüp Müslüman olan bu 6 kişi, hac
mevsimi sonunda Medine'ye döndüler. Gördüklerini, yakınlarına ve dostlarına
anlatarak, Medine'de Müslümanlığı yaymağa başladılar.
Bir sene sonra, hac mevsiminde Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüşmek üzere
Medine'den Mekke'ye 10'u Hazrec, 2'si Evs kabîlesinden olmak üzere 12 Müslüman
geldi. Bunlardan 5'i, bir yıl önceki ilk Akabe görüşmesinde bulunanlardandı.
Başkanları yine, birinci görüşmede olduğu gibi "Zürâre oğlu Es'ad"tı. Mekke
Devri'nin 11'inci yılı Zilhicce ayında Rasûlullah (s.a.s.) ile buluştular. Bu
ikinci buluşmada Medine'li 12 Müslüman(107) "Allah'a şirk koşmayacaklarına,
hırsızlık ve zinâ yapmayacaklarına, (kız) çocuklarını öldürmeyeceklerine,
kimseye iftirâ etmeyeceklerine, Allah ve Peygamberine itâatten
ayrılmayacaklarına" dâir Rasûlullah (s.a.s.)'e taahhütte bulundular; Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in elini tutarak bîat ettiler.(108)
Medine'li Müslümanlar, bu görüşme ve bîattan sonra, Müslümanlığın yayılmasına
gayret etmek üzere, memleketlerine döndüler. Rasûlullah (s.a.s.)'in Medine'de
Müslümanlığı ve Kur'ân-ı Kerîm'i öğretmek üzere öğretmen olarak
görevlendirdiği "Umeyr oğlu Mus'ab"ı da berâberlerinde götürdüler.(109)
Mus'ab, Akabe'de bîat edenlerin reisi Hazrec kabîlesinden Es'ad b. Zürâre'nin
evinde misâfir olmuştu. Evs ve Hazrec kabîlesi'nden Müslümanlığı kabûl
edenlerin evlerine birer birer giderek, onlara Kur'ân-ı Kerîm ve din bilgileri
öğretiyor, güzel ahlâkı, nezâketi ve kibarlığı ile herkesi İslâm'a bağlıyordu.
Es'ad b. Zürâre ve Mus'ab b. Umeyr'in gayretleriyle Medine'de Müslümanların
sayısı hızla artıyordu. Yalnız Evs kabîlesi reislerinden Sa'd b. Muâz ile
Üseyd b. Hudayr Müslümanlığı henüz kabûl etmemişlerdi. Bir gün Esâd ile Mus'ab
çevrelerine toplananlara Müslümanlığı anlatırken Üseyd yanlarına geldi,
maksadı onlara mâni olmaktı.
- Siz ne yapmak istiyorsunuz? Halkı atalarının yolundan saptırıyorsunuz...
diye söylendi. Mus'ab O'na çok nâzik davrandı. Kurân-ı Kerîm okudu. Kısaca
Müslümanlığı anlattı. Üseyd, Kur'ân-ı Kerîm 'in tesirinde kaldı, "Bu ne güzel
şey..." diyerek Müslüman oldu ve şöyle dedi:
- Ben gidip Sa'd b. Muâz'ı göndereyim. Eğer o da Müslümanlığı kabûl ederse, bu
memlekette Müslüman olmayan hiç kimse kalmaz.
Sa'd, Medine'de Müslümanlığın yayılmasından memnûn değildi. Es'ad ve Mus'ab'ın
yanlarına öfke ile gitti.
Ey Es'ad, seninle aramızda akrabalık bağları olmasaydı, kabilemiz arasına bu
ayrılık tohumlarını sokmana katlanmazdım... diyerek çıkıştı. Mus'ab ona da son
derece yumuşak ve kibar davrandı. Kısaca Müslümanlığı anlattı. Kur'ân-ı Kerîm
okudu. Neticede Sa'd b. Muâz da Müslüman olarak oradan ayrıldı. Bu iki reisin
tesiriyle Evs ve Hazrec kabîleleri içinde hemen hemen Müslüman olmayan kimse
kalmadı.(110)
Mus'ab, Medine'deki bu memnûniyet verici gelişmeleri Hz. Peygamber (s.a.s.)'e
bildirdi. Rasûlullah (s.a.s.) ve Müslümanlar bu duruma çok sevindiler. Bundan
dolayı bu seneye "Senetü'l İbtihâc" (Sevinç yılı) denildi.(111)
c) İkinci Akabe Bîatı
(Zilhicce 622 m.)
Mekke Devri'nin 12'inci yılı hac mevsiminde, Medine'den Mekke'ye gelen
ziyâretçiler arasında (73'ü erkek, 2'si kadın) 75 Müslüman vardı. Bunlar
hac'dan sonra (eyyâm-ı teşrik'in 2'nci gecesi), gece yarısı Hz. Peygamber
(s.a.s.) ile gene Akabe tepesi'nde gizlice buluştular. Dikkati çekmemek için,
her biri, değişik zamanlarda ve ayrı yollardan gelerek burada toplandılar.
İçlerinde, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Medine'li akrabası Neccâr oğullarından
Zeyd oğlu Hâlid (Ebû Eyyûb el-Ensârî) de vardı.
Rasûlullah (s.a.s.) toplantıya amcası Abbâs'la birlikte geldi. Abbâs henüz
Müslüman olmamıştı. Fakat yeğenine son derece bağlıydı. Ebû Tâlib'in ölümünden
sonra, Arab âdetine göre O'nu himâyesine almıştı. Bu sebeple önce toplantıda
Abbâs konuştu:
- Ey Hazrec ve Evs Cemaati,
Siz de bilirsiniz ki, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in aramızda üstün bir yeri vardır.
Biz, O'nu şimdiye kadar, düşmanlarına karşı koruduk, yine de koruyacağız. Siz
şimdi O'nu, Medine'ye dâvet ediyor, orada kalmasını istiyorsunuz. Kendisi de
böyle arzu ediyor.
Ancak siz O'nu düşmanlarına karşı koruyabilecekseniz, götürünüz. O'nu ele
verecekseniz, bundan şimdiden vazgeçiniz.".. dedi.(112) Medineliler Abbâs'ı
dinledikten sonra:
- Yâ Rasûlallah, siz de konuşunuz. Bizden, Allah için, kendiniz için
istediğiniz andı alınız. Hazırız... dediler.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir mikdâr Kur'ân-ı Kerim okuduktan sonra:
- Sevinçli hâlinizde de, kederli hâlinizde de din işinde kusur etmeyeceğinize,
hakkın yerine getirilmesi için hiç bir şeyden çekinmeyeceğinize, yurdunuza
hicret ettiğimde beni âileleriniz ve çocuklarınız gibi koruyacağınıza.. sizden
söz (and) istiyorum" dedi. Medineli Zürâreoğlu Es'ad:
Yâ Rasûlallah, biz buraya sana bîat etmeğe geldik. Sen nasıl emredersen öyle
yaparız. Çocuklarımızı, âilelerimizi nasıl korursak, seni daha fazla koruruz .
Sözümüzde dururuz. İnâyet Allah'tandır... dedi. Medineliler:
- Yâ Rasûlallah, Senin uğrunda, gösterdiğin yolda ölürsek bize ne var? diye
sordular.
Hz. Peygamber (s.a.s.):
- Ahirette mükâfat olarak Cennet, dedi.
- Öyleyse ver elini, dediler. Hepsi de Hz. Peygamber (s.a.s.)'in elini
tutarak, "İslâm yolunda gerekirse öleceklerine" and verip bîat ettiler.(113)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ve Müslümanların Medine'ye hicreti de bu görüşmede
kararlaştırıldı. Toplantı bittikten sonra, müslümanlar, geldikleri gibi, gene
gizlice ayrı ayrı yollardan dağıldılar.
Kureyşliler 2'nci Akabe Bîatını, ancak kabîleler Mekke'den ayrıldıktan sonra
duyabildiler.
--------------------------------------------------------------------------------
(102) İbn Hişâm,
1/288-289; Târih-i Din-i İslâm, 2/188-192
(103) Bkz. İbn-Hişâm, 2/63-65; İbnü'l-Esîr, 2/93-94
(104) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in dedesi Abdülmuttalib'in annesi Selma hatunun
Hazrec kabilesinden oluşu sebebiyle, Rasûlüllah (s.a.s.) ile Hazrecliler
arasında akrabalık vardı.
(105) İbni Hişâm, 2/70-71; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/95; Zâdü'l-Meâd, 2/131
(106) Hepsi de Hazrec kabîlesinden olan bu altı kişi şunlardır. Zürâre oğlu
Es'ad, Mâlik oğlu Râfi, Hâris oğlu Avf, Âmir oğlu Kutbe, Âmir oğlu Ukbe,
Abdullah oğlu Câbir. (İbn Hişâm, 2/71-72; Zâdü'l-Mead. 2/132)
(107) İsimleri: Es'ad b. Zürâre, Râfi b. Mâlik, Avf b. Hâris, Kutbe b. Âmir,
Ukbe b. Âmir, Muâz b. Hâris, Zekvân b. Abd-i Kays, Ubâde b. Sâmit, Yezid b.
Sa'lebe, Abbas b. Ubâde, Ebu'l Heysem b. Teyyihan, Uveym b. Sâide, (İbn Hişâm,
2/ 73-75; Zâdül-Meâd, 2/132)
(108) Bkz. El-Mümtehine Sûresi, 12; el-Buhârî, 1/10; Tecrid Tercemesi, 1/29;
(Hadis No: 18); İbn Hişâm, 2/75
(109) İbn Hişâm, 2/76; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/96
(110) İbn Hişâm, 2/77-79; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 1/97-98
(111) Târih-i Din-i İslâm, 2/313
(112) İbn Hişâm, 2/84; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/98-99
(113) İbn Hişâm, 2/84-85; İbnü'l Esîr, a.g.e., 2/100
--------------------------------------------------------------------------------
3- İSRÂ VE MÎRÂC
MÛCİZESİ (Receb 621 M.)
a) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Mîrâcı
İkinci Akabe görüşmesinden sonra, Mekke Devri'nin 11'inci yılı Recep ayının
27'inci gecesi (Hicretten 19 ay önce) Peygamber Efendimizin "İsrâ ve Mîrâc"
mûcizesi gerçekleşti.
İsrâ, gece yolculuğu ve gece yürüyüşü; Mîrâc ise, yükseğe çıkmak ve yükselme
âleti demektir. Bu büyük mûcize, gecenin bir bölümünde cereyân ettiği ve
Rasûlullah (s.a.s.) bu gece semâlara ve yüce makamlara yükseldiği için bu
mûcizeye "İsrâ ve Mîrâc" denilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de el-İsrâ Sûresi'nin 1'inci âyetinde:
"Kulu Muhammed (s.a.s.)'i, bir gece Mescid-i Harâm'dan, kendisine bir kısım
âyetlerimizi göstermek için, etrâfını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya
götüren Allah'ın şânı ne yücedir. Doğrusu O işitir ve görür." buyrulmuştur.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in Mekke'deki Mescid-i Harâm'dan Kudüs'teki Mescid-i
Aksâ'ya olan mîrâcı, yukarıda anlamı yazılan âyet-i kerime ile sâbittir.
Mescid-i Aksâ'dan semâlara ve yüce makamlara yükseldiğini ise, Peygamber
Efendimizden nakledilen sahîh hadîs-i şerîflerden öğrenmekteyiz. Hadîs-i
şerîflerde anlatılanların özeti şöyledir.(114)
Rasûlullah (s.a.s.) bir gece Kâbe'nin "Hatîm" denilen kısmında iken,
Cebrail'in getirdiği "Burak" denilen bineğe binerek Kudüsteki Mescid-i Aksâ'ya
gelip burada namaz kılmıştır. Buradan da "Mîrâc" denilen âlete binerek,
semâlara yükselmiştir. 1'inci semâda Hz. Âdem, 2'inci semâda Hz. Yahyâ ve Hz.
İsâ, 3'üncü semâda Hz. Yûsuf, 4'üncü semâda Hz. İdrîs, 5'inci semâda Hz.
Harûn, 6'ıncı semâda Hz. Mûsâ ve 7'inci semâda Hz. İbrâhim ile görüştü.
Bunlardan her biri Rasûlullah (s.a.s.) 'i selâmlayıp tebrik ettiler, "hoşgeldin
sâlih kardeş," dediler.
Daha sonra "Sidretü'l-müntehâ"ya yükseldi. Orada kazâ ve kaderi yazan
kalemlerin çıkardıkları sesler duyuluyordu. Sidretü'l-müntehâ'dan ötesi, sözle
anlatılması mümkün olmayan bir âlemdi. Buraya kadar beraber oldukları Cebrâil
de buradan öteye geçememiş, "benim için burası sınırdır, parmak uçu kadar daha
ilerlersem, yanarım..." demiştir
Mîrâcta Cenab-ı Hakk, sevgili Peygamberine nice âlemler gösterdi. Kuluna
vahyedeceğini vâsıtasız vahyetti. Bu makamda Hz. Peygamber (s.a.s.)'e üç şey
verildi.(115)
1) Beş vakit namaz farz kılındı.(116)
2) Bakara Sûresi'nin son iki âyeti (Amene'r-rasûlü...) vahyedildi.
3) Ümmetinden şirk koşmayanların Cennet'e girecekleri müjdesi verildi.
b) Mîrâc Mûcizesine
Karşı Müşriklerin Tutumu
Peygaber Efendimiz, mîrâcı ve mîrâcda gördüklerini ertesi sabah anlattı.
Mü'minler Rasûlullah (s.a.s.)'i tasdik ve tebrik ettiler. Müşrikler ise inkâr
ettiler. Bir gecede Kudüs'e gidip gelmek imkânsız bir şey, dediler. İçlerinde
Kudüs'e gitmiş ve Mescid-i Aksâ'yı görmüş olanlar vardı.
- Mescid-i Aksânın kaç kapısı var? Şurası nasıl, burasında ne var? diye
Rasûlullah (s.a.s.)'i soru yağmuruna tuttular.(117)
Hz. Peygamber bu konuyu daha sonra şöyle anlatmıştır:
"Kureyş bana seyâhat ettiğim yerler, özellikle Mescid-i Aksâ ile ilgili öyle
şeyler sordular ki, İsrâ gecesi bunlara hiç dikkat etmemiştim. Fakat Cenâb-ı
Hakk, benimle Beyt-i Makdis arasındaki mesâfeyi kaldırdı. Ne sordularsa, oraya
bakarak cevâp verdim".(118)
Bu durumda ne yapacaklarını şaşıran müşrikler Hz. Ebû Bekir'e koştular.
Muhammed dün gece Kudüs'e gidip geldiğini, göklere çıktığını... söylüyor. Buna
da mı inanacaksın, dediler. Ebû Bekir, hiç tereddüt göstermeden:
"Bunu O söylemişse inandım gitti. Ben O'nu bundan daha önemli olan konularda
tasdik ediyorum. Akşam- sabah göklerden vahiy geldiğini söylüyor, buna
inanıyorum..." dedi. Bu yüzden Hz. Ebû Bekir'e "Sıddîk" denildi.
Ehli- sünnet bilginlerinin çoğunluğuna göre, İsrâ ve Mîrâc aynı gecede;
Rasûlullah (s.a.s.) 'in rûh ve vücuduyla birlikte uyanık hâlde iken olmuştur.
İsrâ ile Mîrâcın ayrı gecelerde olduğunu, rüyâ hâlinde ve rûhâni olarak vuku
bulduğunu kabûl eden bilginler de vardır; fakat bunların sayısı azdır.(119)
c) Mîrâc'ta Teşri Kılınan Hükümler
Kur'ân-ı Kerîm'de, Mirâc'ın en yüksek hâli anlatılırken:
"(Rabbına) iki yay kadar veya daha da yakın oldu. Allah Kulu'na vahyettiğini o
anda vahyetti..." (en Necm Sûresi, 9-10) buyrulmaktadır.
Bu âyetlerden Rasûlullah (s.a.s.)'e, Mîrâc'ta pek çok esrâr ve maârifin
bildirildiği anlaşılmaktadır.
Baştan sona Mîrâc ve Mîrâc'ta teşri kılınan hükümlerin anlatıldığı el-İsrâ
Sûresi'nin 80'inci âyetinde Hz. Peygamber (s.a.s.)'e: "Rabbim, beni şerefli
bir girişle (Medine'ye) koy, sâlim bir çıkışla da (Mekke'den) çıkar" diye dua
etmesi emredilerek yakında hicretine izin verileceğini; 81 'inci âyetinde ise:
"De ki: Hakk geldi, bâtıl yok olup gitti, esâsen bâtıl yok olmağa mahkûmdur"
buyurularak çok yakında İslâm'ın küfre galebe çalacağına, neticede Mekke'nin
Rasûlullah (s.a.s.) tarafından fethedilip Kâbe'nin putlardan temizleneceğine
işâret olunmuştur. Yine aynı sûrenin 23-29'uncu âyetlerinde dinin temelini
teşkil eden hükümler yer almıştır. Bu âyetlerin anlamları şöyledir:
"Rabb'ın şunları kesinlikle hükmetti: Kendisinden başkasına kulluk etmeyin.
Ana-babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi, senin yanında
ihtiyarlayacak olursa, onlara "öf" bile deme, onları azarlama, her ikisine de
hep tatlı söyle. Onlara şefkatle tevâzu kanadını ger ve 'Rabbım, onlar,
küçükken beni nasıl ihtimâmla yetiştirmişlerse, sen de kendilerini öylece
esirge..' diye onlar için duâ et.
Rabbınız, içinizdekini en iyi bilendir. İyi kimseler olursanız, kendisine
yönelip tevbe edenleri bağışlar.
Hısıma, yoksula, yolda kalmışa, herbirine hakkını ver. Elindeki malını saçıp
savurma, saçıp savuranlar, şüphesiz şeytânla kardeş olmuşlardır. Şeytân ise
Rabb'ına karşı son derece nankördür.
Rabbından umduğun rahmeti elde etmek için hak sahiplerinden yüz çevirmek
zorunda kalırsan, bâri onlara yumuşak söz söyle (sert davranma).
Elini boynuna bağlayıp cimrilik etme, onu büsbütün açıp hepsini de saçma.
Yoksa pişmân olur, açıkta kalırsın,
Şüphesiz Rabb'n, dilediği kimsenin rızkını genişletir, dilediğininkini
daraltır, ölçü ile verir. O, kullarını gören ve her şeyden haberdâr olandır.
Çocuklarınızı yoksulluk korkusu ile öldürmeyin. Onları da sizi de Biz
rızıklandırırız. Şüphesiz ki onları öldürmek büyük bir suçtur.
Sakın zinâya yaklaşmayın. Doğrusu bu çirkindir ve çok kötü bir yoldur.
Allah'ın harâm kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayın. Haksız yere
öldürülen kimsenin velisine bir yetki vermişizdir. Artık o da öldürmekte aşırı
gitmesin. Çünkü o, ne de olsa yardım görmüştür.
Erginlik çağına ulaşıncaya kadar, yetîmin malına, en güzel şeklin dışında
yaklaşmayın. Bir de verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen sözde
sorumluluk vardır.
Ölçtüğünüz zaman ölçeği tam yapın, doğru terâzi ile tartın. Bu daha iyi ve
sonuç bakımından daha güzeldir.
Bilmediğin şeyin ardına düşme. Doğrusu kulak, göz ve kalb, bunların hepsi o
şeyden sorumlu olur.
Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü ne yeri delebilir, ne de boyca dağlara
ulaşabilirsin, (onlarla büyüklük yarışı yapabilirsin). Rabb'ının katında
bunların hepsi, beğenilmeyen kötü şeylerdir.
Bunlar Rabb'ının sana bildirdiği hikmetlerdir. Sakın Allah'la beraber bir
başka tanrı edinme. Yoksa kınanmış ve kovulmuş olarak Cehennem'e atılırsın." (İsra
Sûresi, 23-29).
Bu âyetlerdeki ilâhî emirler şöylece özetlenebilir:
1) Allah'tan başkasına kulluk etmeyin,
2) Anne-babaya iyi muâmele edin,
3) Hısıma,yoksula, yolda kalmışa haklarını verin,
4) Ne hasis, ne cimri, ne de müsrif (savurgan) olun,
5) Çocuklarınızı öldürmeyin,
6) Zinâya yaklaşmayın,
7) Haklı bir sebep olmadıkça cana kıymayın,
8) Daha iyiye götürmek amacı dışında yetim malına yaklaşmayın,
9) Verdiğiniz sözü yerine getirin, sözünüzde durun,
10) Ölçü ve tartıyı tam yapın,
11) Hakkında bilginiz olmayan şeyin peşine düşmeyin,
12) Yeryüzünde kibir ve azametle yürümeyin, alçak gönüllü olun.